Böylece hayattan bir sayfa daha sağdan sola kapandı. Akşamın kızıllığına gömüldü düşüncelerim.
Neler geçti gitti, neler kattı bana, neleri kaçırdım kim bilir. Acısıyla tatlısıyla bana kalan buruk bir yaşanmışlık, gözyaşı ve çılgınlıklardan sonraki haz ve mutlu bir tebessümdü yüzüme yansıyan. Yine uçtuk biz, birimiz yukarı çıktık birimiz aşağıya indik sonra coğrafyada birimiz sola birimiz sağa uçmaya devam ettik. Kanatlarım kâh kırıldı indi yanlarıma kâh mutluluktan kabardı. Kaybettiğini özlemek ne zor işti, bazen de bile bile avuçlarından kayıp gittiğini hissetmek ve elinde tutmak için bir şeyler yapmaya çalıştıkça yitirmenin daha da çabuklaştığını görmek.
Yeşilin mavisini, siyahın beyazını görebilmekti maharet. Elbet acının içinden mutluluğu, özlemin içinden kavuşmayı bulabilmekti öncelikli gayemiz. Gün doğumu, gün batımı hiç fark etmezdi ölmemiz için, her an hazırdık bütün olmaya.
Söyleyecek onca söz vardı ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardı ki işte bu çaresizlikte hiç bir şey söyleyemedim sadece baktım gözlerine. Ne kadar hızlı geçti senli dakikalar, ne çok sardı sensizlik üşümüş benliğimi.
Hayat benden daha hızlıydı her zaman ki gibi ve yine alıp götürmüştü yaşanan ve yaşanamayan her anımızı.
Yine bir bahar akşamı rastlamak üzere aşka, sevgiliye, sevdiğim bu şehre sayfayı yeni güne çeviriyorum. Ve başımı yaslayacak bir cam kenarı buluyorum düşlerimi de yanıma alarak.
Z/S
20 Ağustos 2008 Çarşamba
9 Temmuz 2008 Çarşamba
SESSİZ ÇIĞLIK
Sessizdi çığlığım, o yüzden mi duymadınız beni… Mücadele edecek gücüm de kalmadı. Sadece gözlerimle konuşmam bundandır. Yazık ki siz de gözlerimden de mahrumsunuz. Oysa ki susmaya değil biz olmaya gelmiştik, hiçbir şey olamadan gitmeye değil. Yürek nasıl bin parça olur bakın, bir daha bakın… Olmuyor sadece bakmakla olmuyor değil mi gören gözler olmadıktan sonra. Sevmesini bilmese insan bu kadar acımaz. Sahiplenmese sevgisini ulu orta bıraksa uçurtmanın kuyruğunu bırakır gibi sanki daha mı iyi olacak. Birbirimizin hiçbir şeyi olmayalım derken her şeyi olmak da neyin nesiydi. İşte şimdi susma zamanı…
Bağırsam ne çıkar dinleyen olmadıktan sonra.. Yakarsam “dinle beni” diye, dönüp ardına bakmadan gidene ne söylenebilir ki kapı eşiğinde.
Onca sakladım kıyamadığım gülüşlerimi, şimdi koskoca bir ömür geri gelse tekrar verebilir mi dersiniz çizgiden sarkıp ağlamaklı mimiklerimi, silebilir mi sizce sancılarımı. Gizlice bir geçit çok aradım size varmaya, hep son anda duvarlar yürüdü üstüme, kapandı gürültüyle.
“çok sevmeyeceksin. O daha az severse kırılırsın, ve genellikle o daha az sever seni senin o’nu sevdiğinden” diye bir söz vardır. Mücadelem sevgiyi taşarcasına vermekti, nereden bilirdim ki fazlasının boğacağını. Nereden bilirdim ki bu kadar çabuk tüketileceğimi. Üzgünüm hem de çok, ama ağızınızdan çıkan söz kalbimden sırtıma vurdu bir defa. Yıktınız hayallerimi, tertemiz duygularla gelmiştim gönül kapınıza. Şimdi kirlenen duygularımı bile düşünmüyorum yalnızca zedelenen onurum beni ayakta durmaya zorluyor.
Kızgın bir yaz güneşi gibi yandı içim, buz gibi sözleriniz ise dondurdu birden beynimi, yutkundum sadece…
Düşlerin ve aşkların en güzeliydiniz, şimdi öyle uzaksınız ki bana, eskiden olsa yanınızda alırdım soluğu ama artık gelmek fikri bile uzak olsun benden…
Bir ruh olmayı deneyen iki beden bazen başaramıyor işte. Öyle güzel di ki gözlerim size bakarken, şimdilerde fırtınalar kopmuş gibi.
Çok sevmiştim demek klasik mi kalır bilmiyorum ama gerçekten çok sevmişim sizi… Erkeğim demişim, efsanem demişim, şu yaşıma erken açan gönül çiçeğim demişim, güzel adamım demişim. Oy oy göğsüm şişiyor sanki, nefes alamıyorum, geceyle gündüz yer değişti birden bire karardı her yer, titremekte olan ben miyim mumum son gücüyle aydınlatma çabasımı.
Hani bir yıldızımız vardı ya, onu kaybettim göremiyorum. Adınız şifrem di ya kilitledim artık o kapıyı da bir daha açılmasın diye. Peri kızınızdım ya o da öldü, çiçeğiniz de soldu artık, haydi şimdi gidin gidebilirseniz. Gelirken “geri dönüşüm yok” demiştiniz ya. Alın başınızı da nereye yeterse gücünüz oraya kadar gidin. Bir yol vardır mutlaka size göre.
Yolunuz açık olsun…
Z/S
Bağırsam ne çıkar dinleyen olmadıktan sonra.. Yakarsam “dinle beni” diye, dönüp ardına bakmadan gidene ne söylenebilir ki kapı eşiğinde.
Onca sakladım kıyamadığım gülüşlerimi, şimdi koskoca bir ömür geri gelse tekrar verebilir mi dersiniz çizgiden sarkıp ağlamaklı mimiklerimi, silebilir mi sizce sancılarımı. Gizlice bir geçit çok aradım size varmaya, hep son anda duvarlar yürüdü üstüme, kapandı gürültüyle.
“çok sevmeyeceksin. O daha az severse kırılırsın, ve genellikle o daha az sever seni senin o’nu sevdiğinden” diye bir söz vardır. Mücadelem sevgiyi taşarcasına vermekti, nereden bilirdim ki fazlasının boğacağını. Nereden bilirdim ki bu kadar çabuk tüketileceğimi. Üzgünüm hem de çok, ama ağızınızdan çıkan söz kalbimden sırtıma vurdu bir defa. Yıktınız hayallerimi, tertemiz duygularla gelmiştim gönül kapınıza. Şimdi kirlenen duygularımı bile düşünmüyorum yalnızca zedelenen onurum beni ayakta durmaya zorluyor.
Kızgın bir yaz güneşi gibi yandı içim, buz gibi sözleriniz ise dondurdu birden beynimi, yutkundum sadece…
Düşlerin ve aşkların en güzeliydiniz, şimdi öyle uzaksınız ki bana, eskiden olsa yanınızda alırdım soluğu ama artık gelmek fikri bile uzak olsun benden…
Bir ruh olmayı deneyen iki beden bazen başaramıyor işte. Öyle güzel di ki gözlerim size bakarken, şimdilerde fırtınalar kopmuş gibi.
Çok sevmiştim demek klasik mi kalır bilmiyorum ama gerçekten çok sevmişim sizi… Erkeğim demişim, efsanem demişim, şu yaşıma erken açan gönül çiçeğim demişim, güzel adamım demişim. Oy oy göğsüm şişiyor sanki, nefes alamıyorum, geceyle gündüz yer değişti birden bire karardı her yer, titremekte olan ben miyim mumum son gücüyle aydınlatma çabasımı.
Hani bir yıldızımız vardı ya, onu kaybettim göremiyorum. Adınız şifrem di ya kilitledim artık o kapıyı da bir daha açılmasın diye. Peri kızınızdım ya o da öldü, çiçeğiniz de soldu artık, haydi şimdi gidin gidebilirseniz. Gelirken “geri dönüşüm yok” demiştiniz ya. Alın başınızı da nereye yeterse gücünüz oraya kadar gidin. Bir yol vardır mutlaka size göre.
Yolunuz açık olsun…
Z/S
2 Temmuz 2008 Çarşamba
HAYATIN İÇİNDEN
Kadın kan ter içinde istasyona girdi. Cebindeki parası ancak trene yetecek kadar kaldığından yaklaşık üç kilometrelik yolu koşar adımlarla gelmişti ve trenin kalkmasına altı dakika vardı. Henüz biletini bile almamıştı. Yol boyunca “o trene yetişmeliyim” diyerek motivasyonunu yüksek tutmaya çalışmış, nefesini düzenli kullanarak temposunu hızlandırıp ancak yetişebilmişti. Gişeye geldiğinde kuyruğu gördü ve istasyonun duvarındaki o şâşalı tarihi saate gözü kaydı, beş dakika kalmıştı. Ya yer bulamazsa, ya binemezse bu trene. Şimdi de bu düşünce beynini kemirmeye başladı. “ Yok yok olur mu hiç, binmek zorundayım, yolumu gözlüyordur şimdi” “ Eğer yok derlerse yalvarırım, anlatırım durumu “ diye geçirdi aklından. Dört dakika kalmıştı, son yarım saatin ona bir asır gibi geldiğini düşündü. Yol yürüdükçe gözünde uzamış, şimdi de sanki kuyruktaki yolcular çoğalmaya başlamıştı. Son üç dakika kala yandaki gişe açıldı, hemen sırt çantasını yerden alarak oraya ilerledi. “ Eskişehir’e giden trene bir bilet” dedi ve bankonun arkasındaki genç görevlinin yüzüne baktı, onu izlemeye başladı.
Önce gülümsedi sarışın görevli ve sonra bilgisayarın ekranına bakarak klavyenin tuşlarına dokundu. Delikanlı düzgün yüz hatlarına sahip ve yüzünde gülücükler dağıtan yirmi beş yaşlarında biriydi. Pozitif enerjisi aradaki camdan bile yansıyordu. Genç görevlinin aniden yüzündeki ifade değişti ve kadın bacaklarının titrediğini hissetti. “ Şimdi yer yok diyecek, hayır Allah’ım hayır, ne olursun demesin” diye aklından geçirirken görevli “tam bilet mi “ diye sordu. Kadın heyecanla “evet “ dedi avucunda terden ıslanmış olan son parasını bankoya koyarak camın altından itekledi. Biletini ve parasının üzeri olan demirlikleri alarak kalkma düdüğünü çalan trene doğru son sürat fırladı. Son dakika yetişmişti işte, merdivene adımı atarken derin bir oh çekti.
Yanlış vagondan bindiği için uzun süre yürüdü hareket eden trenin içinde.
Yerine oturduğunda kızarmış yanaklarını elledi ve gülümsedi kendi kendine. Koltuğu büyük bir tesadüfle cam kenarıydı. Gişedeki görevliden cam kenarını istese bu kadar denk gelirdi ancak. Çok mutlu oluverdi birden.
Gidiş sebebi her ne kadar iyi bir haber sonucunda olmasa da bu seyahate ihtiyacı olduğunu fark etti. Trene bindiğinden beri içine bir huzur dolmuştu ve birden aklına yemekli vagona giderek cebindeki son bozukluklarla çay içmek geldi. Eşyalarını da yanına alarak adını sonradan öğreneceği Ray Restaurant vagona doğru ilerledi.
Vagona geldiğinde şöyle bir göz gezdirdi, trenin hareket yönünde olacak şekilde boş bir masaya oturdu, cebindeki paranın nelere yeteceğine baktı. Sonra zaten amacının çay içmek olduğunu hatırlayarak gülümsedi ve hiç hayıflanmadan siparişini verdi.
Bu esnada gün yavaştan karanlığa kollarını açmaya başlamıştı. Dışarıdaki kızıllık bir anda gözüne takıldı, baktıkça gözlerini alamadı. Tarlalar, dereler, koyun sürüleri, yeni yeni çiçekleri açmaya başlayan ağaçlar sanki bir kısmı göz kırpıyor bir kısmı da el sallıyordu. Vagonda hafiften bir müzik çalmakta diğer yolcuların konuşmaları birbirine karışmaktaydı.
Derken yağmur o yumuşak parmak uçlarını dokundurmaya başladı camlara. Başını cama yaslayan kadın öyle bir ruh haline girmişti ki neden bu trende olduğunu bile unutmuştu. Hayatında yarım kalan tüm arzularını düşünmeye başladı. Bir şarkı takıldı diline, o esnada bir şiire döndü kulağındaki nağmeler. Koridorda kendisine doğru gelmekte olan garsonun gülümseyen yüzünden önce çekindi “ bu adam ne istiyor benden “ diye düşündü. Daha sonra ufak ufak yapılan sohbetler esnasında çıkarsız ve güzel bir kalbi olduğunu, sadece on iki saatlik yolculuklarda gülen iki göze hasret kaldığını fark etti garsonun. Hatta “ sizinle daha önce birlikte seyahat ettik mi” sorusunun karşısında önce adama baktı ve sonra hatırlar gibi oldu “ evet evet geçen sene Soma’ya giderken de sanırım siz vardınız “ dedi. Gülümsediler karşılıklı. Adam : “ şimdi bizimle birlikte niye İzmir’e gelmiyorsunuz. “ “ ne iyi olurdu sizin de bizimle birlikte seyahat etmeniz” dedi. Kadın birden hatırladı yolculuğunun sebebini ve içi buruldu, gözlerinde hüzün beliriverdi. Sadece tebessüm etmekle yetindi.
Bu arada garson her gelip geçtiğin de çayının bitip bitmediğini kontrol ediyordu göz ucuyla. Kadın aslında tedirgin olmuştu “ hadi iç de kalk “ dercesine olan bu hareketinden. Çayının son yudumunu aldı ve anında garson belirdi başında. Boş fincanı alırken başını hafiften öne eğerek kadına “ ne olur siz hep gülümseyin hüzün yakışmıyor size “ dedi ve görevinin başına döndü.
Tam kalkmak için çantasını eline aldı, o sırada elinde bir çay ile tekrar geldi garson.
Kadın “ ben istemedim ki “ dedi.
Genç adam “ bizim ikramımız” dediğinde kadın mahcubiyetle gözlerini öne eğdi. Adamın gitmesini bekledi çayından yudum almak için.
Daha sonra kadın kasaya giderek hesabını ödedi, beş numaralı vagondaki yerine döndü, koltuğuna oturdu, yine başını cama dayadı. Yağmur devam ediyordu. Aklına eskimiş bir şehirde yaşadığı aşk dolu yılları geldi. Hatta uzun zaman geçmesine rağmen onu unutamadığını bir kere daha fark etti. Yine bir nisan gününde başlamıştı aşkları. Hayatlarında ilk defa bu kadar sevdiklerini ve sevildiklerini fark etmişlerdi.
Trenin camlarına pıtır pıtır dokunan yağmur tanecikleri hafızasını canlandırmıştı. Biricik sevgilisi ona her yağmur yağdığında “yağmur gözlüm” diye hitap eder ve “ sen bana nisan yağmurlarıyla geldin aşkım” diye de güzellik katardı yaşantılarına. Gözünden sakındığı ve önemsediği bu adamla ilgili tüm yaşananlar gelivermişti işte birden aklına. Dalmıştı, trenin rayların üzerinde çıkardığı o sesleri de ninni gibi hissetmişti. Öyle çok hatırlayacağı anısı olmuştu ki işte bundan dolayı her trene bindiğinde ve de özellikle Eskişehir’e gittiğinde içini hüzün kaplardı kadının.
Bir İzmir seyahatinden kız kardeşi ile dönüşleri aklına geldi aniden. Nasıl da yağmur yağmış ve üstlerinde ki camın bozuk olduğunu ani bir şokla öğrenmişlerdi. İkisi de uyuklarken birden soğuk bir su üzerlerine dökülmüş sıçramışlardı. Pencerenin arızalı olması ve aniden başlayan dolunun birden kovadan boşalır gibi trenin camından içeri dökülmesi unutamayacağı bir anı olarak kalmıştı hafızasında. Üstüne üstelik üzerlerine giyecekleri başka kıyafetleri de yoktu yanlarında, birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışmışlardı. Kaloriferlerin ne zaman yanar diyerek boşuna beklemeleri de çabası.
Tam bunları düşündüğü anda kondüktörün “ Eskişehir” diye çağrısıyla kendine geldi kadın. Aklını toparlamaya çalıştı, birden derin bir iç geçirdi. Umarım babacığı onun geldiğinden haberdardı. Halası kızının geleceğini kulağına fısıldadığında hasta yatağında sadece gözlerini kırpabilmiş sonra da iki damla yaş yanağından yastığının üzerine süzülerek inmişti yaşlı adamın.
Tren durduğunda kadın hemen indi ve çok özlediği o şehrin kokusunu içine çekti.
İçinde garip bir his babasının gözlerinin yolda kaldığını ve de kızını göremeden öteki dünyaya göçtüğünü söyledi, birden içi buruldu. Hastaneye geldiğinde üçüncü kata koşar adımlarla çıktı. Elindeki nota göre 110 numaralı odanın önüne kadar geldi. Kapının önünde durdu ama eli bir türlü kapıyı açmaya gitmedi. İstemediği o durumla karşılaşmaktan öyle korkuyordu ki. “ Ne olur babacığım beni terk etmemiş ol” diye geçirdi içinden ve gözyaşlarını tutamadı, boğazına bir şeyler düğümlendi, ayakları kilitlendi. İşte o anda kapı açıldı ve halası ile göz göze geldiler, yaşlı kadın onu görünce ağlamaya başladı. Korktuğu başına mı gelmişti? Halasına doğru ilerledi tam sarılacakken yatağın ayak ucundaki kıpırtıyı gördü ve halasının omzuna dokunarak yanından geçip odanın ortasına geldi, odanın tümünü gördüğünde gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Canı, babacığı, sayesinde içindeki ben’i bulduğu, o’nu dünyada en çok sevdiğine inandığı kişi sırtına iki yastık koymuş ve oturmuş, kızının gelişini beklemekteydi hem de son derece düzelmiş olarak. Bu bir mucize olmalı diye düşündü, bir hamle de yatağa ulaştı ve boynuna sarıldı. Öptü öptü kokladı, tekrar sarıldı… Artık tüm kuruntularından sıyrılmış, çocukluğundaki gibi masum, göğsüne yattığı babası tarafından saçları okşanıyordu.
İnançlarımızdır bizi yaşatan ve ayakta tutan…
Z/S
Önce gülümsedi sarışın görevli ve sonra bilgisayarın ekranına bakarak klavyenin tuşlarına dokundu. Delikanlı düzgün yüz hatlarına sahip ve yüzünde gülücükler dağıtan yirmi beş yaşlarında biriydi. Pozitif enerjisi aradaki camdan bile yansıyordu. Genç görevlinin aniden yüzündeki ifade değişti ve kadın bacaklarının titrediğini hissetti. “ Şimdi yer yok diyecek, hayır Allah’ım hayır, ne olursun demesin” diye aklından geçirirken görevli “tam bilet mi “ diye sordu. Kadın heyecanla “evet “ dedi avucunda terden ıslanmış olan son parasını bankoya koyarak camın altından itekledi. Biletini ve parasının üzeri olan demirlikleri alarak kalkma düdüğünü çalan trene doğru son sürat fırladı. Son dakika yetişmişti işte, merdivene adımı atarken derin bir oh çekti.
Yanlış vagondan bindiği için uzun süre yürüdü hareket eden trenin içinde.
Yerine oturduğunda kızarmış yanaklarını elledi ve gülümsedi kendi kendine. Koltuğu büyük bir tesadüfle cam kenarıydı. Gişedeki görevliden cam kenarını istese bu kadar denk gelirdi ancak. Çok mutlu oluverdi birden.
Gidiş sebebi her ne kadar iyi bir haber sonucunda olmasa da bu seyahate ihtiyacı olduğunu fark etti. Trene bindiğinden beri içine bir huzur dolmuştu ve birden aklına yemekli vagona giderek cebindeki son bozukluklarla çay içmek geldi. Eşyalarını da yanına alarak adını sonradan öğreneceği Ray Restaurant vagona doğru ilerledi.
Vagona geldiğinde şöyle bir göz gezdirdi, trenin hareket yönünde olacak şekilde boş bir masaya oturdu, cebindeki paranın nelere yeteceğine baktı. Sonra zaten amacının çay içmek olduğunu hatırlayarak gülümsedi ve hiç hayıflanmadan siparişini verdi.
Bu esnada gün yavaştan karanlığa kollarını açmaya başlamıştı. Dışarıdaki kızıllık bir anda gözüne takıldı, baktıkça gözlerini alamadı. Tarlalar, dereler, koyun sürüleri, yeni yeni çiçekleri açmaya başlayan ağaçlar sanki bir kısmı göz kırpıyor bir kısmı da el sallıyordu. Vagonda hafiften bir müzik çalmakta diğer yolcuların konuşmaları birbirine karışmaktaydı.
Derken yağmur o yumuşak parmak uçlarını dokundurmaya başladı camlara. Başını cama yaslayan kadın öyle bir ruh haline girmişti ki neden bu trende olduğunu bile unutmuştu. Hayatında yarım kalan tüm arzularını düşünmeye başladı. Bir şarkı takıldı diline, o esnada bir şiire döndü kulağındaki nağmeler. Koridorda kendisine doğru gelmekte olan garsonun gülümseyen yüzünden önce çekindi “ bu adam ne istiyor benden “ diye düşündü. Daha sonra ufak ufak yapılan sohbetler esnasında çıkarsız ve güzel bir kalbi olduğunu, sadece on iki saatlik yolculuklarda gülen iki göze hasret kaldığını fark etti garsonun. Hatta “ sizinle daha önce birlikte seyahat ettik mi” sorusunun karşısında önce adama baktı ve sonra hatırlar gibi oldu “ evet evet geçen sene Soma’ya giderken de sanırım siz vardınız “ dedi. Gülümsediler karşılıklı. Adam : “ şimdi bizimle birlikte niye İzmir’e gelmiyorsunuz. “ “ ne iyi olurdu sizin de bizimle birlikte seyahat etmeniz” dedi. Kadın birden hatırladı yolculuğunun sebebini ve içi buruldu, gözlerinde hüzün beliriverdi. Sadece tebessüm etmekle yetindi.
Bu arada garson her gelip geçtiğin de çayının bitip bitmediğini kontrol ediyordu göz ucuyla. Kadın aslında tedirgin olmuştu “ hadi iç de kalk “ dercesine olan bu hareketinden. Çayının son yudumunu aldı ve anında garson belirdi başında. Boş fincanı alırken başını hafiften öne eğerek kadına “ ne olur siz hep gülümseyin hüzün yakışmıyor size “ dedi ve görevinin başına döndü.
Tam kalkmak için çantasını eline aldı, o sırada elinde bir çay ile tekrar geldi garson.
Kadın “ ben istemedim ki “ dedi.
Genç adam “ bizim ikramımız” dediğinde kadın mahcubiyetle gözlerini öne eğdi. Adamın gitmesini bekledi çayından yudum almak için.
Daha sonra kadın kasaya giderek hesabını ödedi, beş numaralı vagondaki yerine döndü, koltuğuna oturdu, yine başını cama dayadı. Yağmur devam ediyordu. Aklına eskimiş bir şehirde yaşadığı aşk dolu yılları geldi. Hatta uzun zaman geçmesine rağmen onu unutamadığını bir kere daha fark etti. Yine bir nisan gününde başlamıştı aşkları. Hayatlarında ilk defa bu kadar sevdiklerini ve sevildiklerini fark etmişlerdi.
Trenin camlarına pıtır pıtır dokunan yağmur tanecikleri hafızasını canlandırmıştı. Biricik sevgilisi ona her yağmur yağdığında “yağmur gözlüm” diye hitap eder ve “ sen bana nisan yağmurlarıyla geldin aşkım” diye de güzellik katardı yaşantılarına. Gözünden sakındığı ve önemsediği bu adamla ilgili tüm yaşananlar gelivermişti işte birden aklına. Dalmıştı, trenin rayların üzerinde çıkardığı o sesleri de ninni gibi hissetmişti. Öyle çok hatırlayacağı anısı olmuştu ki işte bundan dolayı her trene bindiğinde ve de özellikle Eskişehir’e gittiğinde içini hüzün kaplardı kadının.
Bir İzmir seyahatinden kız kardeşi ile dönüşleri aklına geldi aniden. Nasıl da yağmur yağmış ve üstlerinde ki camın bozuk olduğunu ani bir şokla öğrenmişlerdi. İkisi de uyuklarken birden soğuk bir su üzerlerine dökülmüş sıçramışlardı. Pencerenin arızalı olması ve aniden başlayan dolunun birden kovadan boşalır gibi trenin camından içeri dökülmesi unutamayacağı bir anı olarak kalmıştı hafızasında. Üstüne üstelik üzerlerine giyecekleri başka kıyafetleri de yoktu yanlarında, birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışmışlardı. Kaloriferlerin ne zaman yanar diyerek boşuna beklemeleri de çabası.
Tam bunları düşündüğü anda kondüktörün “ Eskişehir” diye çağrısıyla kendine geldi kadın. Aklını toparlamaya çalıştı, birden derin bir iç geçirdi. Umarım babacığı onun geldiğinden haberdardı. Halası kızının geleceğini kulağına fısıldadığında hasta yatağında sadece gözlerini kırpabilmiş sonra da iki damla yaş yanağından yastığının üzerine süzülerek inmişti yaşlı adamın.
Tren durduğunda kadın hemen indi ve çok özlediği o şehrin kokusunu içine çekti.
İçinde garip bir his babasının gözlerinin yolda kaldığını ve de kızını göremeden öteki dünyaya göçtüğünü söyledi, birden içi buruldu. Hastaneye geldiğinde üçüncü kata koşar adımlarla çıktı. Elindeki nota göre 110 numaralı odanın önüne kadar geldi. Kapının önünde durdu ama eli bir türlü kapıyı açmaya gitmedi. İstemediği o durumla karşılaşmaktan öyle korkuyordu ki. “ Ne olur babacığım beni terk etmemiş ol” diye geçirdi içinden ve gözyaşlarını tutamadı, boğazına bir şeyler düğümlendi, ayakları kilitlendi. İşte o anda kapı açıldı ve halası ile göz göze geldiler, yaşlı kadın onu görünce ağlamaya başladı. Korktuğu başına mı gelmişti? Halasına doğru ilerledi tam sarılacakken yatağın ayak ucundaki kıpırtıyı gördü ve halasının omzuna dokunarak yanından geçip odanın ortasına geldi, odanın tümünü gördüğünde gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Canı, babacığı, sayesinde içindeki ben’i bulduğu, o’nu dünyada en çok sevdiğine inandığı kişi sırtına iki yastık koymuş ve oturmuş, kızının gelişini beklemekteydi hem de son derece düzelmiş olarak. Bu bir mucize olmalı diye düşündü, bir hamle de yatağa ulaştı ve boynuna sarıldı. Öptü öptü kokladı, tekrar sarıldı… Artık tüm kuruntularından sıyrılmış, çocukluğundaki gibi masum, göğsüne yattığı babası tarafından saçları okşanıyordu.
İnançlarımızdır bizi yaşatan ve ayakta tutan…
Z/S
26 Haziran 2008 Perşembe
SON MEKTUP
“Her gece aynı rüyayı görmekten bıktım artık” dedi ve yatakta doğruldu. “Hep aynı rüya hep o” diye söylendi kendi kedine, sırtından su gibi terler akıyordu. “Hayırlara gelir inşallah” dedi ve kalktı yataktan banyoya gidip yüzünü yıkadı. Terini alması için kenarları dantelli havlulardan alıp sırtına koymaya çalıştı.
Yolunu doğrultup yatak odasına doğru ilerlerken salonun camından sızan sokak lambasının ışığı birden onu yanına çekti. Anneannesinin özenerek çeyizlik hazırlattığı Fransız güpürü tüllerini eliyle itekleyerek camın kenarındaki berjere oturdu ve ışığın kırılan yansımalarına doğru daldı gitti. Gözleri buğulanmıştı. Ne zaman geceden sabaha doğru ilerleyen saatlerde uykusu kaçsa hiç hayıflanmadan gelip bu koltuğa oturur ve düşüncelere dalardı.
Yıllar ne çabuk geçmişti. Hatırında kalan genç kızlığına ait hep aynı anılardı. Öyle bir hatıratı vardı ki unutamadığı; dile kolay 52 sene geçmişti üzerinden. Ne alımlı ne güzel kızdı. Dört dönerdi erkekler etrafında. Ama o zamanlar farklıydı. İltifatlar, yakaya takılan güller, göz süzmeler, bir pastanede muhallebi ikram etmeler. Kalp çalmak böyle bir şeydi, kapıları ardına kadar açmak istersen mutlaka en derinden işlemeliydin. Gönlünü elleri ile teslim ettiği bir adam vardı hayatında. Aylarca bakışmışlardı. Her an düşünür olmuştu, sabah onunla uyanıyor akşam koynuna hayalini sarıp yatıyordu. Yediği yemekte, okuduğu kitapta, elini uzattığı her şeyde “O” vardı. Nefes gibi muhtaçtı artık. Aniden bir gün Fehmi bey sokağın köşesindeki terzi Orhan ustanın kapısında belirdi. Kapının gümüş kaplamalı sapına aynı anda uzanmışlardı ve elleri değmişti. Zülal hanım çekivermek istedi ama elinin üstünde öyle ağır duruyordu ki Fehmi beyin eli. Kıpırdayacak ve elini çekecek diye nasıl da korkmuştu oysaki delikanlı. Gözlerini önüne eğdi genç kız yanakları al al olmuştu. Delikanlı hiç çekmek istemese de isteksizce kapıyı açıp buyur etti ceylan gözlüyü.
Orhan usta ikisine de şöyle gözlüklerinin altından süzdü ve gülümsedi. Aylardan beri bakışları ile konuşan bu güzel gençler artık ilk temaslarını da yaşamışlardı. O gün eline tutuşturulan leylak kokulu mektup zarfını, avucunun içinde ateş topu gibi yaktığı halde elinden bırakamadı genç kız. Günlerce gözlerden ırak yerlerde buluşmuşlar hep gözleri ile konuşmaya devam etmişlerdi. Öyle kolay da olmuyordu evden çıkıp gelmesi Zülal hanımın. Artık gezmedikleri tepeler, korular, gözden ırak çay bahçeleri kalmamıştı. Yaptıkları, gözlerinden en derinlere dalıp içinden çıkmak istemedikleri masallarını konuşmak ve dudaklarının delicesine birleşmesiydi. Kendilerini alamıyorlardı, hep akılları birbirlerindeydi.
Zülal hanım Fransız okullarında eğitim alan ve hala öğrenciliği süren saray kökenli bir ailenin gözbebeği büyük kızlarıydı. Fehmi bey ise sırım gibi delikanlı ve Türk musikisine gönlünü vermiş, babası emekli bugünün PTT müdürüydü.
Bir zaman sonra ansızın evlenmeye karar vermişler vermesine ama iki tarafın da aileleri karşı çıkmıştı. Birbirlerine o denli aşık olmuşlardı ki gözleri ailelerini bile görmüyordu. Kızımız bir gün sevgilisine teslim olmuş deliler gibi, aşk ve şehvet dolu saatler yaşamışlardı. Öyle deli saatlerdi ki elliiki yıl geçmesine karşın hala unutamadığı ve hep hayali ile yaşadığı, özlediği erkeğini her gözlerini kapayışında kalbinde buruk bir acı ile anımsıyordu. Dokunuşlarını, nefesini daha birkaç saat önce yaşamış gibiydi. Öpüşlerini ise hiç ama hiç unutamadı, başkası ile evlenmiş olmasına rağmen. “Senden başka kimseyi sevemem” derken dilleri yıllara meydan okurcasına doğruyu söylemişlerdi. Fehmi beyin ayrıldıkları o son gün söyledikleri hala kulaklarından gitmiyordu. “Şimdi sen gidiyorsun ya herkes sana benzeyecek, her şarkı sana yazılmış gibi gelecek, şimdi tüm yollar sana çıkacak, sanki sen buluştuğumuz o parka gelecekmişsin gibi gidemeyeceğim artık oraya. Acıtacak içimi sensizlik.”
Şimdilerde rüyalarına giren işte o adam yıllar önceki sevgilisiydi.
Şimdi bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı Zülal hanım. Zaten onun için pamuk hanım derlerdi kendisine. Yıllar geçmesine rağmen hala güzel, hala alımlıydı. Ama yüreciği yaşlanmıştı hem de daha yıllar önce hayatını vermeye hazır olduğu adamdan ayrıldığı o gün. Pamuk gibi elleriyle ud çalardı efkarlandığı geceler. Yıllar önce ormanda hem yürüyüş yaparlar el ele hem de birlikte meşk ederlerdi o güzelim Türk sanat musikisinden en güzel eserleri.
Böylece yıllar geçti, hep soran gözlerle baktı postacıya bana sevdiğim adamdan bir haber var mı diye. Hep umutla bekledi bir haber almayı. Ne eşine bir kusurda bulundu ne de çocuklarına vazifesini eksik yaptı. Herkese çok güzel yansıttı aile yaşantısını. Kocası; ilgili, sevecen ve insan yüreği olan bir erkekti ama kolay değildi silip atması Fehmi beyi. Kendisine son derece anlayışlı olmuştu yıllarca, beklemişti karısının sevmesini.
Fehmi bey ile ayrılırken anlaştıkları gibi her beş yılda bir görüşüp bir kahve ile hoş seda etmeye başladılar. İlk ayrılığın ardından geçen beş yıl sonunda buluştuklarında gözlerine bakamamıştı her iki sevgili de. Şimdilerde mektup gelmiyordu ve buluşmalarına da üç yıl vardı. Merak etmiyor değildi ama elinden gelen bir şey yoktu, Fehmi bey ailesi ile birlikte yurt dışında yaşıyordu.
Hasret nasıl çekilir öyle iyi öğrenmişlerdi ki, özlemleri her geçen dakika büyümekte ve çaresizlik boyunlarını bükmekteydi.
Birden sokaktan geçen sütçünün sesi ile irkildi. Sabah olmuştu. Yine o güzel anları yeniden yeniden yaşamıştı. Ter içindeydi, Fehmi beyin elleri sanki az evvel avuçlarının içindeydi, sıcacık.
Kalktı perdeyi tamamı ile açtı. Ocağa çayı koymak üzere mutfağa ilerledi. Kocası öldüğünden beri hep yalnız başına kahvaltı eder olmuştu. Çocukları da pazar günü ancak kahvaltıya gelebiliyorlardı. Zülal hanım boğazından geçemeyeceğini bile bile bir şeyler yemeğe zorladı kendini. O gün diğerlerinden farklı bir gündü. İçi bir garip heyecanla üzüntü arası bir duygu seline sıkışıp kalmıştı. Nedense boğazına düğümlendi son lokması. Tam kendine çeki düzen verip her sabah gittiği anıları ile dolu o parka gitmek için hazırlanacakken kalbi sıkıştı. Birden kapının zili ile irkildi. “Kimdi ki bu saatte gelen?”. Ayakları yürümedi biran nedensiz. Zorlanarak da olsa kapının kolunu çevirdi. Göz göze geldiği adam aman Allah’ım neler oluyordu. Fehmi bey karşısındaydı yıllar sonra, evine gelmişti O’na gelmişti. Konuşmak istedi sesi çıkmadı, elini uzatmak istedi ama çakılmıştı yerine. Birden fark etti ki kendi yaşlanmıştı ama karşısındaki adam hala eski günlerindeki gibi zıpkın bir delikanlıydı.
Genç adam gözleri dolu dolu elindeki zarfı uzattı ve “bu sizin için, babamın son vasiyetiydi ” dedi.
Z/S
Yolunu doğrultup yatak odasına doğru ilerlerken salonun camından sızan sokak lambasının ışığı birden onu yanına çekti. Anneannesinin özenerek çeyizlik hazırlattığı Fransız güpürü tüllerini eliyle itekleyerek camın kenarındaki berjere oturdu ve ışığın kırılan yansımalarına doğru daldı gitti. Gözleri buğulanmıştı. Ne zaman geceden sabaha doğru ilerleyen saatlerde uykusu kaçsa hiç hayıflanmadan gelip bu koltuğa oturur ve düşüncelere dalardı.
Yıllar ne çabuk geçmişti. Hatırında kalan genç kızlığına ait hep aynı anılardı. Öyle bir hatıratı vardı ki unutamadığı; dile kolay 52 sene geçmişti üzerinden. Ne alımlı ne güzel kızdı. Dört dönerdi erkekler etrafında. Ama o zamanlar farklıydı. İltifatlar, yakaya takılan güller, göz süzmeler, bir pastanede muhallebi ikram etmeler. Kalp çalmak böyle bir şeydi, kapıları ardına kadar açmak istersen mutlaka en derinden işlemeliydin. Gönlünü elleri ile teslim ettiği bir adam vardı hayatında. Aylarca bakışmışlardı. Her an düşünür olmuştu, sabah onunla uyanıyor akşam koynuna hayalini sarıp yatıyordu. Yediği yemekte, okuduğu kitapta, elini uzattığı her şeyde “O” vardı. Nefes gibi muhtaçtı artık. Aniden bir gün Fehmi bey sokağın köşesindeki terzi Orhan ustanın kapısında belirdi. Kapının gümüş kaplamalı sapına aynı anda uzanmışlardı ve elleri değmişti. Zülal hanım çekivermek istedi ama elinin üstünde öyle ağır duruyordu ki Fehmi beyin eli. Kıpırdayacak ve elini çekecek diye nasıl da korkmuştu oysaki delikanlı. Gözlerini önüne eğdi genç kız yanakları al al olmuştu. Delikanlı hiç çekmek istemese de isteksizce kapıyı açıp buyur etti ceylan gözlüyü.
Orhan usta ikisine de şöyle gözlüklerinin altından süzdü ve gülümsedi. Aylardan beri bakışları ile konuşan bu güzel gençler artık ilk temaslarını da yaşamışlardı. O gün eline tutuşturulan leylak kokulu mektup zarfını, avucunun içinde ateş topu gibi yaktığı halde elinden bırakamadı genç kız. Günlerce gözlerden ırak yerlerde buluşmuşlar hep gözleri ile konuşmaya devam etmişlerdi. Öyle kolay da olmuyordu evden çıkıp gelmesi Zülal hanımın. Artık gezmedikleri tepeler, korular, gözden ırak çay bahçeleri kalmamıştı. Yaptıkları, gözlerinden en derinlere dalıp içinden çıkmak istemedikleri masallarını konuşmak ve dudaklarının delicesine birleşmesiydi. Kendilerini alamıyorlardı, hep akılları birbirlerindeydi.
Zülal hanım Fransız okullarında eğitim alan ve hala öğrenciliği süren saray kökenli bir ailenin gözbebeği büyük kızlarıydı. Fehmi bey ise sırım gibi delikanlı ve Türk musikisine gönlünü vermiş, babası emekli bugünün PTT müdürüydü.
Bir zaman sonra ansızın evlenmeye karar vermişler vermesine ama iki tarafın da aileleri karşı çıkmıştı. Birbirlerine o denli aşık olmuşlardı ki gözleri ailelerini bile görmüyordu. Kızımız bir gün sevgilisine teslim olmuş deliler gibi, aşk ve şehvet dolu saatler yaşamışlardı. Öyle deli saatlerdi ki elliiki yıl geçmesine karşın hala unutamadığı ve hep hayali ile yaşadığı, özlediği erkeğini her gözlerini kapayışında kalbinde buruk bir acı ile anımsıyordu. Dokunuşlarını, nefesini daha birkaç saat önce yaşamış gibiydi. Öpüşlerini ise hiç ama hiç unutamadı, başkası ile evlenmiş olmasına rağmen. “Senden başka kimseyi sevemem” derken dilleri yıllara meydan okurcasına doğruyu söylemişlerdi. Fehmi beyin ayrıldıkları o son gün söyledikleri hala kulaklarından gitmiyordu. “Şimdi sen gidiyorsun ya herkes sana benzeyecek, her şarkı sana yazılmış gibi gelecek, şimdi tüm yollar sana çıkacak, sanki sen buluştuğumuz o parka gelecekmişsin gibi gidemeyeceğim artık oraya. Acıtacak içimi sensizlik.”
Şimdilerde rüyalarına giren işte o adam yıllar önceki sevgilisiydi.
Şimdi bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı Zülal hanım. Zaten onun için pamuk hanım derlerdi kendisine. Yıllar geçmesine rağmen hala güzel, hala alımlıydı. Ama yüreciği yaşlanmıştı hem de daha yıllar önce hayatını vermeye hazır olduğu adamdan ayrıldığı o gün. Pamuk gibi elleriyle ud çalardı efkarlandığı geceler. Yıllar önce ormanda hem yürüyüş yaparlar el ele hem de birlikte meşk ederlerdi o güzelim Türk sanat musikisinden en güzel eserleri.
Böylece yıllar geçti, hep soran gözlerle baktı postacıya bana sevdiğim adamdan bir haber var mı diye. Hep umutla bekledi bir haber almayı. Ne eşine bir kusurda bulundu ne de çocuklarına vazifesini eksik yaptı. Herkese çok güzel yansıttı aile yaşantısını. Kocası; ilgili, sevecen ve insan yüreği olan bir erkekti ama kolay değildi silip atması Fehmi beyi. Kendisine son derece anlayışlı olmuştu yıllarca, beklemişti karısının sevmesini.
Fehmi bey ile ayrılırken anlaştıkları gibi her beş yılda bir görüşüp bir kahve ile hoş seda etmeye başladılar. İlk ayrılığın ardından geçen beş yıl sonunda buluştuklarında gözlerine bakamamıştı her iki sevgili de. Şimdilerde mektup gelmiyordu ve buluşmalarına da üç yıl vardı. Merak etmiyor değildi ama elinden gelen bir şey yoktu, Fehmi bey ailesi ile birlikte yurt dışında yaşıyordu.
Hasret nasıl çekilir öyle iyi öğrenmişlerdi ki, özlemleri her geçen dakika büyümekte ve çaresizlik boyunlarını bükmekteydi.
Birden sokaktan geçen sütçünün sesi ile irkildi. Sabah olmuştu. Yine o güzel anları yeniden yeniden yaşamıştı. Ter içindeydi, Fehmi beyin elleri sanki az evvel avuçlarının içindeydi, sıcacık.
Kalktı perdeyi tamamı ile açtı. Ocağa çayı koymak üzere mutfağa ilerledi. Kocası öldüğünden beri hep yalnız başına kahvaltı eder olmuştu. Çocukları da pazar günü ancak kahvaltıya gelebiliyorlardı. Zülal hanım boğazından geçemeyeceğini bile bile bir şeyler yemeğe zorladı kendini. O gün diğerlerinden farklı bir gündü. İçi bir garip heyecanla üzüntü arası bir duygu seline sıkışıp kalmıştı. Nedense boğazına düğümlendi son lokması. Tam kendine çeki düzen verip her sabah gittiği anıları ile dolu o parka gitmek için hazırlanacakken kalbi sıkıştı. Birden kapının zili ile irkildi. “Kimdi ki bu saatte gelen?”. Ayakları yürümedi biran nedensiz. Zorlanarak da olsa kapının kolunu çevirdi. Göz göze geldiği adam aman Allah’ım neler oluyordu. Fehmi bey karşısındaydı yıllar sonra, evine gelmişti O’na gelmişti. Konuşmak istedi sesi çıkmadı, elini uzatmak istedi ama çakılmıştı yerine. Birden fark etti ki kendi yaşlanmıştı ama karşısındaki adam hala eski günlerindeki gibi zıpkın bir delikanlıydı.
Genç adam gözleri dolu dolu elindeki zarfı uzattı ve “bu sizin için, babamın son vasiyetiydi ” dedi.
Z/S
13 Nisan 2008 Pazar
VAR MISIN ?
Şimdi sebepsiz, sınırsız, yargısız sevmeye var mısınız? Benimle aşk şerbeti içmeye ve kendinizi benim ellerime bırakmaya ne dersiniz?
Zamanın ritminde durmadan büyüyen ufacık tefecik çocuklar gibi. Yaşamak hayatı
benim ezgilerimde, ertelenmiş hayatlarımızı yaşamak.
Hüzünlü bir dize olmak değil amacım, zamanı kaçırmadan yaşamalı ve yaşatmalıyım. Çocukları bilmem ama bu duyguyu tadıp da bilenlerin reddedemeyeceği bir büyü. En büyük büyü AŞK. Aşk şartsız sevmektir
hiç beklemeyen zamanlarda beklenmeyen davranışlarda bulunmak, sözcükler söylemektir
“Gözlerin büyüleyici, kurtuluşum yok” demiştiniz hatırladınız mı? Benim olmak için artık bahaneye de gerek kalmadı. Ve bir gün “dur” diyeceğim demiştim geçip giden zamana. Gün o gündür biriciğim.
Ben her daim akmaya hazırım nehirlerden kollarınıza. Eğer siz de hazırsanız tabii. Benim tek tanem olur musunuz ?..
Göznurum ......
Sakin ama keyifli bir yaşantım varken kendimi bu masalda buldum ve
engellemek için çaba sarfettim. İçimdeki kız çocuğu bu duygulardan uzak tutar sandım. Aslında ilk zamanlar hiç bu şekilde sizden etkileneceğimi tahmin etmemiştim. Günler geçtikçe sohbetlerimizden ve bakışlarınızdan etkilenmeye başladım. Düşünüyorum da belki siz bana kur yapsanız ya da ben size aynı şekilde yaklaşsam bu denli güzel ve güçlü bir bağ kurulmazdı. İkimiz de son derece dostane yaklaştık hatırlayın lütfen. Saygıdan ödün vermeden devam ettik. Şimdi de aynen saygı ve sevgi çerçevesine dokunmadan buradayız işte. Geç kalmadan tüm güzelliklere haydi gel, gel güzel adamım.
Hayallerim vardı sevdaya dair, bir bir yazdım hepsini gönlüme. Bazen endişeye düşüren, ruhumun derinliklerinde huzursuz yalı çapkını düşlerim vardı. Aşk her adamın işi değildir, öyle ki dağlar yıkılsa üzerine ah etmeyenlerin bir gül goncasına bakıp bakıp gözyaşı dökmeleridir Aşk. Bir busenin deprem olduğu, nefesinin bitmeyen şarkılar söylediği, dinleyenim, titreyenim, inleyenim olmalıdır. Masalın sonunda efsane adamım olmaktır.
Mutlaka acılı, acısız günleriniz olmuştur ama bilin ki hayat çok kısa ve herkesin yaşayamayacağı bu mutluluğu yakaladıysanız kuyruğundan bırakmayınız. Size gıpta ile bakacak öyle çok insan var ki. Işte yaman sevda dedikleri bu; aşk uğruna ömrünü bile feda edebilmek ve bir tek günüm bile onsuz haram olsun diyebilmek. Düştüğünüz yerleri yakıp geçmelisiniz, ellerim uzandığında sizi bulabilmeliyim. Gözlerimi kapatıp o an sizin ruhunuza girebilmeli ve sizi hissedebilmeliyim. Kokunuzu içime çekebilmeliyim. Alıp yıldızlara götürmelisiniz, sabahı karşılamalıyız ve ilk ışıklarda yitip gitmeliyiz o günün akşamına kadar. Bakarken yeryüzüne dudaklarınızdan içeceğim bir yudum ölüm olmalısınız. Hep aklımdasınız ladessiniz, düşüncelerimi çalanım, yolunu beklediğim, doyamadığım...
Meleğiniz olmalıyım, her gece siz istemeseniz de sizi kollayıp kimsenin sizi incitmesine izin vermemeliyim. Beni yaşamaya başladığınızda size yollanmış bir ödül olduğumu anlayacaksınız. Ve kendinizi şanslı göreceksiniz yanınızda varlığımı hissettiğiniz için.
Size bunları yazmaya karar verdiğim sabah pencereyi açtım ve içeri dolan değişik bir koku vardı, anlayamadım. Dedi ki kuşlar “bu aşkın kokusu”. Ve cıvıldamaya başladılar sabahın o güzel kızıllığında. Ne güzel değil mi, kuşlar "cik cik". Allah’ım ne güzel ne güzel bahar gelmiş. Anladım ki benim baharım da gelmiş kalbime, hoş gelmiş. Ben neyleyim şimdi. Nerelere gideyim. Şimdi nereden çıktı bu adam bu aşk diyemiyorum gözlerimde ışık yüzümde gülümseme oluyorsunuz. Kalan ömrümde ne güzel yakışacaksınız bana. Yüreğimi yüreğinize teslim edeceğim gün yakındır.
Hey benim biriciğim, GÜZEL ADAMIM.
Bir gün bana bir papatya fotoğrafı yolladınız ve arkasından baktığınızı söylediğiniz fal. Papatya falı ha. Hay allah hiç aklıma gelmezdi ama benim güzel adamımın aklına gelmiş. Ne kadar ince ruhlusunuz, ne kadar zarifsiniz oysa ki bırakın fal bakmayı bana doğru dürüst çiçek bile hediye edilmemiştir. Siz ki gezdiğiniz ormanda benim için arayıp tarayıp papatya bulmuşsunuz ve de fal bakmışsınız ... Enfes bir duygu biliyor musunuz.
Aklımın çıkarmaya çalıştığı
Gönlümün ucundan yakaladığı
Ve beni bırakacağa benzemeyen adam, güzel adamım… ne dersin… var mısın ?
Z/S
Zamanın ritminde durmadan büyüyen ufacık tefecik çocuklar gibi. Yaşamak hayatı
benim ezgilerimde, ertelenmiş hayatlarımızı yaşamak.
Hüzünlü bir dize olmak değil amacım, zamanı kaçırmadan yaşamalı ve yaşatmalıyım. Çocukları bilmem ama bu duyguyu tadıp da bilenlerin reddedemeyeceği bir büyü. En büyük büyü AŞK. Aşk şartsız sevmektir
hiç beklemeyen zamanlarda beklenmeyen davranışlarda bulunmak, sözcükler söylemektir
“Gözlerin büyüleyici, kurtuluşum yok” demiştiniz hatırladınız mı? Benim olmak için artık bahaneye de gerek kalmadı. Ve bir gün “dur” diyeceğim demiştim geçip giden zamana. Gün o gündür biriciğim.
Ben her daim akmaya hazırım nehirlerden kollarınıza. Eğer siz de hazırsanız tabii. Benim tek tanem olur musunuz ?..
Göznurum ......
Sakin ama keyifli bir yaşantım varken kendimi bu masalda buldum ve
engellemek için çaba sarfettim. İçimdeki kız çocuğu bu duygulardan uzak tutar sandım. Aslında ilk zamanlar hiç bu şekilde sizden etkileneceğimi tahmin etmemiştim. Günler geçtikçe sohbetlerimizden ve bakışlarınızdan etkilenmeye başladım. Düşünüyorum da belki siz bana kur yapsanız ya da ben size aynı şekilde yaklaşsam bu denli güzel ve güçlü bir bağ kurulmazdı. İkimiz de son derece dostane yaklaştık hatırlayın lütfen. Saygıdan ödün vermeden devam ettik. Şimdi de aynen saygı ve sevgi çerçevesine dokunmadan buradayız işte. Geç kalmadan tüm güzelliklere haydi gel, gel güzel adamım.
Hayallerim vardı sevdaya dair, bir bir yazdım hepsini gönlüme. Bazen endişeye düşüren, ruhumun derinliklerinde huzursuz yalı çapkını düşlerim vardı. Aşk her adamın işi değildir, öyle ki dağlar yıkılsa üzerine ah etmeyenlerin bir gül goncasına bakıp bakıp gözyaşı dökmeleridir Aşk. Bir busenin deprem olduğu, nefesinin bitmeyen şarkılar söylediği, dinleyenim, titreyenim, inleyenim olmalıdır. Masalın sonunda efsane adamım olmaktır.
Mutlaka acılı, acısız günleriniz olmuştur ama bilin ki hayat çok kısa ve herkesin yaşayamayacağı bu mutluluğu yakaladıysanız kuyruğundan bırakmayınız. Size gıpta ile bakacak öyle çok insan var ki. Işte yaman sevda dedikleri bu; aşk uğruna ömrünü bile feda edebilmek ve bir tek günüm bile onsuz haram olsun diyebilmek. Düştüğünüz yerleri yakıp geçmelisiniz, ellerim uzandığında sizi bulabilmeliyim. Gözlerimi kapatıp o an sizin ruhunuza girebilmeli ve sizi hissedebilmeliyim. Kokunuzu içime çekebilmeliyim. Alıp yıldızlara götürmelisiniz, sabahı karşılamalıyız ve ilk ışıklarda yitip gitmeliyiz o günün akşamına kadar. Bakarken yeryüzüne dudaklarınızdan içeceğim bir yudum ölüm olmalısınız. Hep aklımdasınız ladessiniz, düşüncelerimi çalanım, yolunu beklediğim, doyamadığım...
Meleğiniz olmalıyım, her gece siz istemeseniz de sizi kollayıp kimsenin sizi incitmesine izin vermemeliyim. Beni yaşamaya başladığınızda size yollanmış bir ödül olduğumu anlayacaksınız. Ve kendinizi şanslı göreceksiniz yanınızda varlığımı hissettiğiniz için.
Size bunları yazmaya karar verdiğim sabah pencereyi açtım ve içeri dolan değişik bir koku vardı, anlayamadım. Dedi ki kuşlar “bu aşkın kokusu”. Ve cıvıldamaya başladılar sabahın o güzel kızıllığında. Ne güzel değil mi, kuşlar "cik cik". Allah’ım ne güzel ne güzel bahar gelmiş. Anladım ki benim baharım da gelmiş kalbime, hoş gelmiş. Ben neyleyim şimdi. Nerelere gideyim. Şimdi nereden çıktı bu adam bu aşk diyemiyorum gözlerimde ışık yüzümde gülümseme oluyorsunuz. Kalan ömrümde ne güzel yakışacaksınız bana. Yüreğimi yüreğinize teslim edeceğim gün yakındır.
Hey benim biriciğim, GÜZEL ADAMIM.
Bir gün bana bir papatya fotoğrafı yolladınız ve arkasından baktığınızı söylediğiniz fal. Papatya falı ha. Hay allah hiç aklıma gelmezdi ama benim güzel adamımın aklına gelmiş. Ne kadar ince ruhlusunuz, ne kadar zarifsiniz oysa ki bırakın fal bakmayı bana doğru dürüst çiçek bile hediye edilmemiştir. Siz ki gezdiğiniz ormanda benim için arayıp tarayıp papatya bulmuşsunuz ve de fal bakmışsınız ... Enfes bir duygu biliyor musunuz.
Aklımın çıkarmaya çalıştığı
Gönlümün ucundan yakaladığı
Ve beni bırakacağa benzemeyen adam, güzel adamım… ne dersin… var mısın ?
Z/S
21 Mart 2008 Cuma
ÖLÜM SANA HAZIRIM

Fırlayacaksınız bir gece ansızın ter içinde
Düşecek aklınıza, kemirecek kurtlar
Hani sıcaktır her daim düşleriniz
Bu seferki soğuk
Ezileceksiniz bir köşede; çaresiz ve zavallı
İzin vereceksiniz beni sizden alıp götürmelerine
Dikseniz de düğmeyi yerine, zamanla eskir ipleri
Hayat üzerimizde bir döpiyes
İki yakamızı birleştirse de
Gelince vakti emredemezsiniz yıllara
Tükenir nefesiniz
Tükenir nasıl olsa
Yaşam da benzer bu sahneye
Önce alırsınız kucağınıza
Gömersiniz film son yazdığında toprağa
Tanrı katında aralıktır cennetin kapıları
Sırlar perdesidir bilinmeyene doğru
Sonunda kaybedilecek olan beden
Ruhunuz ödülünü toplamaya dair
Davetsiz misafirdir O, çalmadan girer içeri
Verilecek olan son bir nefes
Ölüm bu! gelme desen dinlemez ki!...
Pamuk ipliği kopuverir sonunda
Söyleyin!
Omuzlarda götürülen döner mi geri bir daha?...
z/s_
3 Mart 2008 Pazartesi
ŞEKER DEDE ve KÜÇÜK MARTICIK



Onu ilk Üsküdar iskelesinde martılara simit atarken görmüştüm. Demir parmaklıkların arasından onlara seslenerek simit parçacıklarını fırlatıyor ve kapışmalarını seyrediyordu. Güleç yüzünden sanki nur akıyordu.
Yaşlı adam emekli olduğundan beri her sabah aynı saatlerde evinden çıkıp, köşedeki gazete bayiinden gazetesini alıp, iskelenin önündeki simitçiden iki simit alarak parmaklıkların önündeki banka gelir ve iskelenin hemen önündeki büfenin çırağına eliyle işaret eder “ben geldim” dercesine çay isterdi.
Annesinin güneşin altında doğurduğu belli olan, kaşları neredeyse birleşmiş on altı yaşlarındaki kara yağız delikanlı memleketten orta okul bitince evli ablasının yanına İstanbul’a yollanmış ve köydeki anasına para yollamak için çalışmaya başlamıştı. Kalbi henüz kirlenmemiş, bakışları hâlâ çakmak çakmaktı. Yaşlı adam ile arada sohbet ederlerdi. Adam ona bildiği en derin mevzulardan bahsederek ufkunu açmaya çalışırdı. Bazen gazeteyi uzatır “gözlüğümü evde unutmuşum hele oku bakalım şurasını “ derdi. Bir eliyle de ceketinin iç cebini yoklar, gözlüğünün orada durduğunu hissedince eliyle sıvazlar ve oğlanın görmesini istemediğinden bir de ceketin dışından dokunurdu iç cebinin üzerine. Çocuk bu sayede okumayı unutmuyor ve en azından ülkemizde neler oluyor öğreniyordu. Yaşlı adam öyle facia, ölüm haberlerini okutmazdı, daha çok günlük haberler, sağlık, eğitim ve köşe yazılarını okumasını isterdi.
Ve sabahların gönlü şen şeker dedesi her sabah fazladan aldığı simidi eliyle küçük parçalara ayırır ve “gel” diye bağırarak denize doğru fırlatırdı. Martıların bildiği tek kelime bu olsa gerek, bende yıllar önce bu şekilde duymuştum. Balıkçılar tuttukları balıkları ağdan toplarken küçük olanları eleyip havaya atarlarmış ve “gel” diye de bağırırlarmış. Bu sesi duyan martılar sanki hipnotize olmuş gibi kanat çırpar ne atıldığını nereye düştüğünü bilmeden bodoslama dalgalara dalarlardı. Adam öyle sevinirdi ki suyun üzerine düşen simit parçalarını bir martının ağzında gördüğünde.
Martıların arasında özellikle tüylerinden ve parlak gözlerinden tanıdığı küçük bir martıcık vardı. Sanki yaşlı adamın ellerinde büyümüş gibiydi. Hiç dokunmadan hiç öpmeden uzaktan bir sevdaydı sanki. Banka oturduğu anda hemen iskelenin köşesindeki direğe konuverirdi küçük martıcık. Geleceği saatleri bilirdi. Her ikisi de o saatlerde Üsküdar iskelesinde olmaya öyle alışmışlardı ki. Martı adamın üstünde döner sanki dans edercesine kanat çırpar, hareketleriyle ve attığı çığlıklarla sevgisini anlatırdı. Adamın haberi olmamasına rağmen martıcık onca zaman hiç kimsenin verdiği yiyecek için uçmamıştı, arkadaşlarıyla yarış da yapmamıştı ve yememişti.
Her sabah yolunu gözlerdi yaşlı adamın, yolunu gözleyen sadece martılar değildi. Cumba kapısından itibaren yürüdüğü sokaklardaki tüm pencere çiçekleri, tüm salkım söğütler, mahallenin çocukları şeker dedenin yolunu beklerlerdi. Eğer bir sabah geçmese çiçekler ve ağaçların dalları aşağı sarkar, çocukların neşesi kaçardı. Çocuklara şekerler dağıtır, başlarını okşardı. Çiçeklerle konuşarak yoluna devam ederdi.
Her sabah erkenden kalkar sanki bir dostuyla buluşacakmış gibi en temiz kıyafetlerini giyer, sinek kaydı tıraşını olur, “ unutmabeni” kolonyasını sürerdi. Evden çıktığında sardunya, menekşe ve akşam sefalarıyla günaydınlaşır, onlara güzel birkaç kelâm etmeden geçmezdi. Söğüt ağaçları, akasyalar ve köşedeki ceviz ağacı sanki kol kola girer şarkı söylerlerdi keyiflerinden yaşlı adam oradan geçerken. Varlığıyla yokluğu bir olan mahallenin gazi köpeği ise hayalet gibi nereye gitse peşinden giderdi. Yaşlı adam her nerede oturursa iki metre uzağında dizlerinin üzerine çöker ve bir saniye olsun gözlerini onun üzerinden ayırmazdı. Sanki üzerine titrerdi. Kimsesiz değildi yaşlı adam, baksanıza çiçekleri, ağaçları, çocukları, köpeği, martısı vardı. Ve çoğunu dillendirmediği nice anıları…
Bir sabah ne o eski taş binanın kapısından dışarı çıkan oldu ne de pencereler açıldı. Ondan sonraki günde. Şeker dede de ortalarda görünmedi. Çiçekler solmaya, ağaçlar dallarını aşağı doğru sarkıtmaya başladı. İskelede her sabah onu göremeyen komşuları birbirlerine sormaya başladılar. En çok da martısı yolunu gözlemekteydi. Günlerdir hiçbir şey yemeden sadece havada dönüp duruyordu. Artık sesi çıkmıyor, uçarken dans eden hareketlerini de yapmıyordu. Sadece o banka bakıyor ve o bankın etrafında dönüp duruyordu. Yorulduğu zaman üzerinde kuş yuvasının bulunduğu iskeledeki taş betonun bitip de denizin başladığı köşedeki direğin üzerine tünüyor ve enerji toplamaya çalışıyordu.
Evimizin köpeği de yıllar önce babamın hastalanmasını takiben hastalanmış ve 4 ay bitiminde babamdan birkaç gün sonra ölmüştü. Bütün hayvanların hislerinin çok güçlü olduğu bilindik bir şeydir.
Denize simit atan her kişide şeker dedesini arar olmuştu martıcık. Artık günler geçmişti ve tâkati kesildiği o gün yine direğin üstüne konmuştu. Diğer martılara belli etmeden iniltiler çıkarıyor gözyaşı döküyordu. Birkaç saat daha geçti, artık martıcık açlıktan bitap vaziyette iskelenin hemen bitimindeki demir tellerin ardına düşmüştü. Kafasını kaldırmaya çalıştı şeker dedesinin sürekli oturduğu banka doğru baktı. Evet evet bankta birileri vardı, dikkatini toplamaya çalıştı, çaycının çırağına bir şeyler söylüyorlardı. Duydukları onu yerle bir etmişti. Adamlardan biri “ hani şeker dedeniz var ya her sabah buraya gelen, işte onu komşuları ölü bulmuşlar. Adamcağız kalp krizi geçirmiş ve oturduğu koltuktan kalkamamış.” diyordu.
Martıcık son bir hamle ile iyice tellere yaklaşıp konuşmanın devamını dinlemek istedi lakin vücudu kalkmıyordu.
İskeleye yanaşan vapurdan inenler arasından on beş yaşlarındaki haylaz olduğu gözlerinden belli olan fıldır fıldır bir oğlan çocuğu martıyı gördü, o yöne doğru ilerledi. Etrafına bakındı atacak bir şey aradı, sonra yol boyundaki çiçekliklere doğru ilerleyip yerdeki boş bir gazoz şişesini eline aldı. Geri döndü ve martının bulunduğu tarafa doğru fırlattı. Demirlere çarparak kırılan şişenin dip kısmı yerden sekti ve martının tam üzerine hızla çarptı.
Ne canı vardı ki zaten, zavallı çarpmanın etkisiyle yuvarlandı ve denize düşüverdi. İstese kanat çırpar suyun üstüne çıkar uçardı. Ne var ki şeker dedesinin acı haberi ile zaten sarsılmıştı. Artık yaşamasının gerekli olmadığına karar verdi ve kendisini sessizce sulara bıraktı.
Z/S
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

