hikayelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Güneş yanım da sönük kalmalı

Karşımda ışıkları ile göz alıcı duran kalenin haşmeti etkiliyor önce. Sonra şelaleden akan suların çıkardığı çığlıklar. Bir kafedeyim, dayanamayıp kalemi kağıdı çıkarıyorum çantamdan. Her daim yazı defteri ile gezmenin verdiği bir alışkanlık olsa gerek.

Tam karşımda kocaman bir park ve içinde yel değirmeni, cıvıl cıvıl insanlar. Bu sene havaların mevsim normallerinin dışında gitmesi bir yandan canımı yakarken bir yandan da yeni bir mevsimin başlaması heyecanlandırıyordu. Ağaçlar, kışlıkları üzerinden atsam mı atmasam mı diye düşünürken tomurcuklar dayanamamış ve biz geldik diye çıkıvermişler dalların ucundan. Topraktan baş vermiş geçen yıldan kalan çimlerin dayanıklıları. Böyle havaların olmazsa olmazı olan minikleri de unutmayalım, topları ve bisikletleri çıkmış tozlu depolardan. Bense oturmuş bakınıyorum etrafımda ki yaşanmışlıklardan bir pay çıkarabilir miyim diye.

Birden yıllar öncesi anılarıma dalıyorum. Kalbimin ilk çarptığını hissettiğim o sıcacık, tertemiz duyguların yaşandığı küçük mahallemize gidiyorum. Akşam üstleri uzaktan da olsa sırf onu görebilmek adına, evden on, on beş dakikalığına kaçtığım, heyecandan tir tir titrediğim, tanıdık birilerine yakalanma korkusu en çok da babama. Sabah olunca ayna da süslenip bahçeye çıkmak keyif verirdi. Hani kapımızın önünden geçerken belki beni görür de aklı kalırdı. Salına salına geçerdi; o da izlendiğinin farkında. Saçlarını eliyle düzeltir bir yandan da göz ucundan keserdi. Hey güzel Allah’ım nasılda güzel günlerdi. Hem korkudan ödüm patlar hem de yüreğinin götürdüğü yere giderdim.

Günlerden bir gün ilk aşkla yaşanan heyecan doruk noktasına tırmandı, çünkü ertesi gün buluşacağız. İçim içime sığmıyor. Anneme bir mektup yazıyorum bahçenin bir köşesine saklanıp. İşte o yıllardan gelir yazma merakım. Hiç veremediğim ve yıllar sonra ilk okul dosyasının arasından bulduğum diğer mektuplar gibi…

Yıllar sonra şimdiki evime taşınırken elime geçen bir karton kutuda buldum tüm mektuplarımı. İlkokul karnelerim, takdir ve teşekkürlerimle beraber sarmışım sıkıca. Açarken yine aynı heyecanı duymaya başladım, titreyerek açtım sanki anılarım kaçacaktı. Birer birer başladım mektupları okumaya, birden bütün oda değişti döndüm lise yıllarıma. O an bir de bana sorun nasıl buldum heyecanla o mektubumu. İşte şimdi yazıyorum sizlere.

Bilmem sana bu duyguyu nasıl anlatsam…
İçim içime sığmıyor annem ,
Heyecandan kanatsız uçmak geçiyor içimden
Bir yanım çok mutlu ve içimi ateş basmış
Bir yanım da suçlu ve ürkek, üşümekte
Ah annem ah sana söyleyebilseydim aşık olduğumu
Ne bileyim utandım mı korktum mu
Ama gözlerine bakamadığımı hatırlıyorum,
Sanki anlayacaksın da ertesi gün dışarı çıkmama izin vermeyeceksin diye
Öyle korkuyorum ki
Nasıl hoş olurdu senle paylaşmak
Bu ilk heyecanı ,mutluluğu annem

Yarın çok güzel olmalıyım anne
Güneş yanımda sönük kalmalı
Serçeler eşlik etmeli şarkımıza
Başımda papatyalardan oluşan bir taç
Yarın çok ama çok güzel olmalıyım
Gözlerimin içi ışıl ışıl ellerim titriyor heyecandan
Ah annem ah sana söyleyebilseydim aşık olduğumu
O ilk heyecanı paylaşabilseydim seninle
Yarın çok güzel olmalıyım anne
Baharla beraber açan çiçekleri ,
Tomurcuk vermiş dalları kıskandırmalıyım
Kelebekler gibi uçuşmalıyım
Mektubu yazdım ama verebileceğimi sanmıyorum
Belki bir gün anlatma cesaretim olursa…
Yada
Sen önce bulursan mektubu
Ne olur affet beni anne …
Affet bu duyguları sensiz yaşadığım için…

Gözyaşlarım indi inecek etrafımdaki masalardan bana bakmalarını istemediğim için zor tutuyorum. Gençliğimizde çok saftı duygular, kirlenmemiş, çamur atılmamış. Tertemiz aşklardı. İşte bu aşklar için ağlanırdı. Ağladım da hem de hıçkıra hıçkıra , başımı yastıklara gömüp ağladım. Sanki gözümden akan boncukları bir yandan yastığımın üzerinden toplamak bir yandan da ne kadar ıslanmış yastığım diye düşünerek ilgiyle izlerdim. Oysaki şimdi yaşanan sevdalara daha bir üzülüyoruz değer mi değmez mi emin olmadan. Daha içli ağlıyormuşum gibi geliyor .
Biraz irdeleyince düşüncelerimi, ağladığım aşklar mı yoksa giden tertemiz ilişkiler mi diye beni düşüncelere zerk ediyor. Nerde o yılların silip götürdüğü dost diye bildiklerimiz. Nerde o sevgililer, nerde o masum kızlar oğlanlar…Laçkalaşmış ve cıvımış ilişkilerden oluşmuş bir dünya olduk .


Ah ne güzel günlerdi diyemeden geçemiyorum. Biliyor musunuz annem hala okumadı o mektupları…

2 Temmuz 2008 Çarşamba

HAYATIN İÇİNDEN

Kadın kan ter içinde istasyona girdi. Cebindeki parası ancak trene yetecek kadar kaldığından yaklaşık üç kilometrelik yolu koşar adımlarla gelmişti ve trenin kalkmasına altı dakika vardı. Henüz biletini bile almamıştı. Yol boyunca “o trene yetişmeliyim” diyerek motivasyonunu yüksek tutmaya çalışmış, nefesini düzenli kullanarak temposunu hızlandırıp ancak yetişebilmişti. Gişeye geldiğinde kuyruğu gördü ve istasyonun duvarındaki o şâşalı tarihi saate gözü kaydı, beş dakika kalmıştı. Ya yer bulamazsa, ya binemezse bu trene. Şimdi de bu düşünce beynini kemirmeye başladı. “ Yok yok olur mu hiç, binmek zorundayım, yolumu gözlüyordur şimdi” “ Eğer yok derlerse yalvarırım, anlatırım durumu “ diye geçirdi aklından. Dört dakika kalmıştı, son yarım saatin ona bir asır gibi geldiğini düşündü. Yol yürüdükçe gözünde uzamış, şimdi de sanki kuyruktaki yolcular çoğalmaya başlamıştı. Son üç dakika kala yandaki gişe açıldı, hemen sırt çantasını yerden alarak oraya ilerledi. “ Eskişehir’e giden trene bir bilet” dedi ve bankonun arkasındaki genç görevlinin yüzüne baktı, onu izlemeye başladı.

Önce gülümsedi sarışın görevli ve sonra bilgisayarın ekranına bakarak klavyenin tuşlarına dokundu. Delikanlı düzgün yüz hatlarına sahip ve yüzünde gülücükler dağıtan yirmi beş yaşlarında biriydi. Pozitif enerjisi aradaki camdan bile yansıyordu. Genç görevlinin aniden yüzündeki ifade değişti ve kadın bacaklarının titrediğini hissetti. “ Şimdi yer yok diyecek, hayır Allah’ım hayır, ne olursun demesin” diye aklından geçirirken görevli “tam bilet mi “ diye sordu. Kadın heyecanla “evet “ dedi avucunda terden ıslanmış olan son parasını bankoya koyarak camın altından itekledi. Biletini ve parasının üzeri olan demirlikleri alarak kalkma düdüğünü çalan trene doğru son sürat fırladı. Son dakika yetişmişti işte, merdivene adımı atarken derin bir oh çekti.

Yanlış vagondan bindiği için uzun süre yürüdü hareket eden trenin içinde.

Yerine oturduğunda kızarmış yanaklarını elledi ve gülümsedi kendi kendine. Koltuğu büyük bir tesadüfle cam kenarıydı. Gişedeki görevliden cam kenarını istese bu kadar denk gelirdi ancak. Çok mutlu oluverdi birden.

Gidiş sebebi her ne kadar iyi bir haber sonucunda olmasa da bu seyahate ihtiyacı olduğunu fark etti. Trene bindiğinden beri içine bir huzur dolmuştu ve birden aklına yemekli vagona giderek cebindeki son bozukluklarla çay içmek geldi. Eşyalarını da yanına alarak adını sonradan öğreneceği Ray Restaurant vagona doğru ilerledi.

Vagona geldiğinde şöyle bir göz gezdirdi, trenin hareket yönünde olacak şekilde boş bir masaya oturdu, cebindeki paranın nelere yeteceğine baktı. Sonra zaten amacının çay içmek olduğunu hatırlayarak gülümsedi ve hiç hayıflanmadan siparişini verdi.

Bu esnada gün yavaştan karanlığa kollarını açmaya başlamıştı. Dışarıdaki kızıllık bir anda gözüne takıldı, baktıkça gözlerini alamadı. Tarlalar, dereler, koyun sürüleri, yeni yeni çiçekleri açmaya başlayan ağaçlar sanki bir kısmı göz kırpıyor bir kısmı da el sallıyordu. Vagonda hafiften bir müzik çalmakta diğer yolcuların konuşmaları birbirine karışmaktaydı.

Derken yağmur o yumuşak parmak uçlarını dokundurmaya başladı camlara. Başını cama yaslayan kadın öyle bir ruh haline girmişti ki neden bu trende olduğunu bile unutmuştu. Hayatında yarım kalan tüm arzularını düşünmeye başladı. Bir şarkı takıldı diline, o esnada bir şiire döndü kulağındaki nağmeler. Koridorda kendisine doğru gelmekte olan garsonun gülümseyen yüzünden önce çekindi “ bu adam ne istiyor benden “ diye düşündü. Daha sonra ufak ufak yapılan sohbetler esnasında çıkarsız ve güzel bir kalbi olduğunu, sadece on iki saatlik yolculuklarda gülen iki göze hasret kaldığını fark etti garsonun. Hatta “ sizinle daha önce birlikte seyahat ettik mi” sorusunun karşısında önce adama baktı ve sonra hatırlar gibi oldu “ evet evet geçen sene Soma’ya giderken de sanırım siz vardınız “ dedi. Gülümsediler karşılıklı. Adam : “ şimdi bizimle birlikte niye İzmir’e gelmiyorsunuz. “ “ ne iyi olurdu sizin de bizimle birlikte seyahat etmeniz” dedi. Kadın birden hatırladı yolculuğunun sebebini ve içi buruldu, gözlerinde hüzün beliriverdi. Sadece tebessüm etmekle yetindi.

Bu arada garson her gelip geçtiğin de çayının bitip bitmediğini kontrol ediyordu göz ucuyla. Kadın aslında tedirgin olmuştu “ hadi iç de kalk “ dercesine olan bu hareketinden. Çayının son yudumunu aldı ve anında garson belirdi başında. Boş fincanı alırken başını hafiften öne eğerek kadına “ ne olur siz hep gülümseyin hüzün yakışmıyor size “ dedi ve görevinin başına döndü.

Tam kalkmak için çantasını eline aldı, o sırada elinde bir çay ile tekrar geldi garson.

Kadın “ ben istemedim ki “ dedi.
Genç adam “ bizim ikramımız” dediğinde kadın mahcubiyetle gözlerini öne eğdi. Adamın gitmesini bekledi çayından yudum almak için.

Daha sonra kadın kasaya giderek hesabını ödedi, beş numaralı vagondaki yerine döndü, koltuğuna oturdu, yine başını cama dayadı. Yağmur devam ediyordu. Aklına eskimiş bir şehirde yaşadığı aşk dolu yılları geldi. Hatta uzun zaman geçmesine rağmen onu unutamadığını bir kere daha fark etti. Yine bir nisan gününde başlamıştı aşkları. Hayatlarında ilk defa bu kadar sevdiklerini ve sevildiklerini fark etmişlerdi.

Trenin camlarına pıtır pıtır dokunan yağmur tanecikleri hafızasını canlandırmıştı. Biricik sevgilisi ona her yağmur yağdığında “yağmur gözlüm” diye hitap eder ve “ sen bana nisan yağmurlarıyla geldin aşkım” diye de güzellik katardı yaşantılarına. Gözünden sakındığı ve önemsediği bu adamla ilgili tüm yaşananlar gelivermişti işte birden aklına. Dalmıştı, trenin rayların üzerinde çıkardığı o sesleri de ninni gibi hissetmişti. Öyle çok hatırlayacağı anısı olmuştu ki işte bundan dolayı her trene bindiğinde ve de özellikle Eskişehir’e gittiğinde içini hüzün kaplardı kadının.

Bir İzmir seyahatinden kız kardeşi ile dönüşleri aklına geldi aniden. Nasıl da yağmur yağmış ve üstlerinde ki camın bozuk olduğunu ani bir şokla öğrenmişlerdi. İkisi de uyuklarken birden soğuk bir su üzerlerine dökülmüş sıçramışlardı. Pencerenin arızalı olması ve aniden başlayan dolunun birden kovadan boşalır gibi trenin camından içeri dökülmesi unutamayacağı bir anı olarak kalmıştı hafızasında. Üstüne üstelik üzerlerine giyecekleri başka kıyafetleri de yoktu yanlarında, birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışmışlardı. Kaloriferlerin ne zaman yanar diyerek boşuna beklemeleri de çabası.

Tam bunları düşündüğü anda kondüktörün “ Eskişehir” diye çağrısıyla kendine geldi kadın. Aklını toparlamaya çalıştı, birden derin bir iç geçirdi. Umarım babacığı onun geldiğinden haberdardı. Halası kızının geleceğini kulağına fısıldadığında hasta yatağında sadece gözlerini kırpabilmiş sonra da iki damla yaş yanağından yastığının üzerine süzülerek inmişti yaşlı adamın.

Tren durduğunda kadın hemen indi ve çok özlediği o şehrin kokusunu içine çekti.

İçinde garip bir his babasının gözlerinin yolda kaldığını ve de kızını göremeden öteki dünyaya göçtüğünü söyledi, birden içi buruldu. Hastaneye geldiğinde üçüncü kata koşar adımlarla çıktı. Elindeki nota göre 110 numaralı odanın önüne kadar geldi. Kapının önünde durdu ama eli bir türlü kapıyı açmaya gitmedi. İstemediği o durumla karşılaşmaktan öyle korkuyordu ki. “ Ne olur babacığım beni terk etmemiş ol” diye geçirdi içinden ve gözyaşlarını tutamadı, boğazına bir şeyler düğümlendi, ayakları kilitlendi. İşte o anda kapı açıldı ve halası ile göz göze geldiler, yaşlı kadın onu görünce ağlamaya başladı. Korktuğu başına mı gelmişti? Halasına doğru ilerledi tam sarılacakken yatağın ayak ucundaki kıpırtıyı gördü ve halasının omzuna dokunarak yanından geçip odanın ortasına geldi, odanın tümünü gördüğünde gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Canı, babacığı, sayesinde içindeki ben’i bulduğu, o’nu dünyada en çok sevdiğine inandığı kişi sırtına iki yastık koymuş ve oturmuş, kızının gelişini beklemekteydi hem de son derece düzelmiş olarak. Bu bir mucize olmalı diye düşündü, bir hamle de yatağa ulaştı ve boynuna sarıldı. Öptü öptü kokladı, tekrar sarıldı… Artık tüm kuruntularından sıyrılmış, çocukluğundaki gibi masum, göğsüne yattığı babası tarafından saçları okşanıyordu.

İnançlarımızdır bizi yaşatan ve ayakta tutan…


Z/S

26 Haziran 2008 Perşembe

SON MEKTUP

“Her gece aynı rüyayı görmekten bıktım artık” dedi ve yatakta doğruldu. “Hep aynı rüya hep o” diye söylendi kendi kedine, sırtından su gibi terler akıyordu. “Hayırlara gelir inşallah” dedi ve kalktı yataktan banyoya gidip yüzünü yıkadı. Terini alması için kenarları dantelli havlulardan alıp sırtına koymaya çalıştı.

Yolunu doğrultup yatak odasına doğru ilerlerken salonun camından sızan sokak lambasının ışığı birden onu yanına çekti. Anneannesinin özenerek çeyizlik hazırlattığı Fransız güpürü tüllerini eliyle itekleyerek camın kenarındaki berjere oturdu ve ışığın kırılan yansımalarına doğru daldı gitti. Gözleri buğulanmıştı. Ne zaman geceden sabaha doğru ilerleyen saatlerde uykusu kaçsa hiç hayıflanmadan gelip bu koltuğa oturur ve düşüncelere dalardı.

Yıllar ne çabuk geçmişti. Hatırında kalan genç kızlığına ait hep aynı anılardı. Öyle bir hatıratı vardı ki unutamadığı; dile kolay 52 sene geçmişti üzerinden. Ne alımlı ne güzel kızdı. Dört dönerdi erkekler etrafında. Ama o zamanlar farklıydı. İltifatlar, yakaya takılan güller, göz süzmeler, bir pastanede muhallebi ikram etmeler. Kalp çalmak böyle bir şeydi, kapıları ardına kadar açmak istersen mutlaka en derinden işlemeliydin. Gönlünü elleri ile teslim ettiği bir adam vardı hayatında. Aylarca bakışmışlardı. Her an düşünür olmuştu, sabah onunla uyanıyor akşam koynuna hayalini sarıp yatıyordu. Yediği yemekte, okuduğu kitapta, elini uzattığı her şeyde “O” vardı. Nefes gibi muhtaçtı artık. Aniden bir gün Fehmi bey sokağın köşesindeki terzi Orhan ustanın kapısında belirdi. Kapının gümüş kaplamalı sapına aynı anda uzanmışlardı ve elleri değmişti. Zülal hanım çekivermek istedi ama elinin üstünde öyle ağır duruyordu ki Fehmi beyin eli. Kıpırdayacak ve elini çekecek diye nasıl da korkmuştu oysaki delikanlı. Gözlerini önüne eğdi genç kız yanakları al al olmuştu. Delikanlı hiç çekmek istemese de isteksizce kapıyı açıp buyur etti ceylan gözlüyü.

Orhan usta ikisine de şöyle gözlüklerinin altından süzdü ve gülümsedi. Aylardan beri bakışları ile konuşan bu güzel gençler artık ilk temaslarını da yaşamışlardı. O gün eline tutuşturulan leylak kokulu mektup zarfını, avucunun içinde ateş topu gibi yaktığı halde elinden bırakamadı genç kız. Günlerce gözlerden ırak yerlerde buluşmuşlar hep gözleri ile konuşmaya devam etmişlerdi. Öyle kolay da olmuyordu evden çıkıp gelmesi Zülal hanımın. Artık gezmedikleri tepeler, korular, gözden ırak çay bahçeleri kalmamıştı. Yaptıkları, gözlerinden en derinlere dalıp içinden çıkmak istemedikleri masallarını konuşmak ve dudaklarının delicesine birleşmesiydi. Kendilerini alamıyorlardı, hep akılları birbirlerindeydi.

Zülal hanım Fransız okullarında eğitim alan ve hala öğrenciliği süren saray kökenli bir ailenin gözbebeği büyük kızlarıydı. Fehmi bey ise sırım gibi delikanlı ve Türk musikisine gönlünü vermiş, babası emekli bugünün PTT müdürüydü.

Bir zaman sonra ansızın evlenmeye karar vermişler vermesine ama iki tarafın da aileleri karşı çıkmıştı. Birbirlerine o denli aşık olmuşlardı ki gözleri ailelerini bile görmüyordu. Kızımız bir gün sevgilisine teslim olmuş deliler gibi, aşk ve şehvet dolu saatler yaşamışlardı. Öyle deli saatlerdi ki elliiki yıl geçmesine karşın hala unutamadığı ve hep hayali ile yaşadığı, özlediği erkeğini her gözlerini kapayışında kalbinde buruk bir acı ile anımsıyordu. Dokunuşlarını, nefesini daha birkaç saat önce yaşamış gibiydi. Öpüşlerini ise hiç ama hiç unutamadı, başkası ile evlenmiş olmasına rağmen. “Senden başka kimseyi sevemem” derken dilleri yıllara meydan okurcasına doğruyu söylemişlerdi. Fehmi beyin ayrıldıkları o son gün söyledikleri hala kulaklarından gitmiyordu. “Şimdi sen gidiyorsun ya herkes sana benzeyecek, her şarkı sana yazılmış gibi gelecek, şimdi tüm yollar sana çıkacak, sanki sen buluştuğumuz o parka gelecekmişsin gibi gidemeyeceğim artık oraya. Acıtacak içimi sensizlik.”

Şimdilerde rüyalarına giren işte o adam yıllar önceki sevgilisiydi.


Şimdi bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı Zülal hanım. Zaten onun için pamuk hanım derlerdi kendisine. Yıllar geçmesine rağmen hala güzel, hala alımlıydı. Ama yüreciği yaşlanmıştı hem de daha yıllar önce hayatını vermeye hazır olduğu adamdan ayrıldığı o gün. Pamuk gibi elleriyle ud çalardı efkarlandığı geceler. Yıllar önce ormanda hem yürüyüş yaparlar el ele hem de birlikte meşk ederlerdi o güzelim Türk sanat musikisinden en güzel eserleri.


Böylece yıllar geçti, hep soran gözlerle baktı postacıya bana sevdiğim adamdan bir haber var mı diye. Hep umutla bekledi bir haber almayı. Ne eşine bir kusurda bulundu ne de çocuklarına vazifesini eksik yaptı. Herkese çok güzel yansıttı aile yaşantısını. Kocası; ilgili, sevecen ve insan yüreği olan bir erkekti ama kolay değildi silip atması Fehmi beyi. Kendisine son derece anlayışlı olmuştu yıllarca, beklemişti karısının sevmesini.

Fehmi bey ile ayrılırken anlaştıkları gibi her beş yılda bir görüşüp bir kahve ile hoş seda etmeye başladılar. İlk ayrılığın ardından geçen beş yıl sonunda buluştuklarında gözlerine bakamamıştı her iki sevgili de. Şimdilerde mektup gelmiyordu ve buluşmalarına da üç yıl vardı. Merak etmiyor değildi ama elinden gelen bir şey yoktu, Fehmi bey ailesi ile birlikte yurt dışında yaşıyordu.
Hasret nasıl çekilir öyle iyi öğrenmişlerdi ki, özlemleri her geçen dakika büyümekte ve çaresizlik boyunlarını bükmekteydi.


Birden sokaktan geçen sütçünün sesi ile irkildi. Sabah olmuştu. Yine o güzel anları yeniden yeniden yaşamıştı. Ter içindeydi, Fehmi beyin elleri sanki az evvel avuçlarının içindeydi, sıcacık.

Kalktı perdeyi tamamı ile açtı. Ocağa çayı koymak üzere mutfağa ilerledi. Kocası öldüğünden beri hep yalnız başına kahvaltı eder olmuştu. Çocukları da pazar günü ancak kahvaltıya gelebiliyorlardı. Zülal hanım boğazından geçemeyeceğini bile bile bir şeyler yemeğe zorladı kendini. O gün diğerlerinden farklı bir gündü. İçi bir garip heyecanla üzüntü arası bir duygu seline sıkışıp kalmıştı. Nedense boğazına düğümlendi son lokması. Tam kendine çeki düzen verip her sabah gittiği anıları ile dolu o parka gitmek için hazırlanacakken kalbi sıkıştı. Birden kapının zili ile irkildi. “Kimdi ki bu saatte gelen?”. Ayakları yürümedi biran nedensiz. Zorlanarak da olsa kapının kolunu çevirdi. Göz göze geldiği adam aman Allah’ım neler oluyordu. Fehmi bey karşısındaydı yıllar sonra, evine gelmişti O’na gelmişti. Konuşmak istedi sesi çıkmadı, elini uzatmak istedi ama çakılmıştı yerine. Birden fark etti ki kendi yaşlanmıştı ama karşısındaki adam hala eski günlerindeki gibi zıpkın bir delikanlıydı.

Genç adam gözleri dolu dolu elindeki zarfı uzattı ve “bu sizin için, babamın son vasiyetiydi ” dedi.



Z/S

3 Mart 2008 Pazartesi

ŞEKER DEDE ve KÜÇÜK MARTICIK








Onu ilk Üsküdar iskelesinde martılara simit atarken görmüştüm. Demir parmaklıkların arasından onlara seslenerek simit parçacıklarını fırlatıyor ve kapışmalarını seyrediyordu. Güleç yüzünden sanki nur akıyordu.

Yaşlı adam emekli olduğundan beri her sabah aynı saatlerde evinden çıkıp, köşedeki gazete bayiinden gazetesini alıp, iskelenin önündeki simitçiden iki simit alarak parmaklıkların önündeki banka gelir ve iskelenin hemen önündeki büfenin çırağına eliyle işaret eder “ben geldim” dercesine çay isterdi.

Annesinin güneşin altında doğurduğu belli olan, kaşları neredeyse birleşmiş on altı yaşlarındaki kara yağız delikanlı memleketten orta okul bitince evli ablasının yanına İstanbul’a yollanmış ve köydeki anasına para yollamak için çalışmaya başlamıştı. Kalbi henüz kirlenmemiş, bakışları hâlâ çakmak çakmaktı. Yaşlı adam ile arada sohbet ederlerdi. Adam ona bildiği en derin mevzulardan bahsederek ufkunu açmaya çalışırdı. Bazen gazeteyi uzatır “gözlüğümü evde unutmuşum hele oku bakalım şurasını “ derdi. Bir eliyle de ceketinin iç cebini yoklar, gözlüğünün orada durduğunu hissedince eliyle sıvazlar ve oğlanın görmesini istemediğinden bir de ceketin dışından dokunurdu iç cebinin üzerine. Çocuk bu sayede okumayı unutmuyor ve en azından ülkemizde neler oluyor öğreniyordu. Yaşlı adam öyle facia, ölüm haberlerini okutmazdı, daha çok günlük haberler, sağlık, eğitim ve köşe yazılarını okumasını isterdi.

Ve sabahların gönlü şen şeker dedesi her sabah fazladan aldığı simidi eliyle küçük parçalara ayırır ve “gel” diye bağırarak denize doğru fırlatırdı. Martıların bildiği tek kelime bu olsa gerek, bende yıllar önce bu şekilde duymuştum. Balıkçılar tuttukları balıkları ağdan toplarken küçük olanları eleyip havaya atarlarmış ve “gel” diye de bağırırlarmış. Bu sesi duyan martılar sanki hipnotize olmuş gibi kanat çırpar ne atıldığını nereye düştüğünü bilmeden bodoslama dalgalara dalarlardı. Adam öyle sevinirdi ki suyun üzerine düşen simit parçalarını bir martının ağzında gördüğünde.

Martıların arasında özellikle tüylerinden ve parlak gözlerinden tanıdığı küçük bir martıcık vardı. Sanki yaşlı adamın ellerinde büyümüş gibiydi. Hiç dokunmadan hiç öpmeden uzaktan bir sevdaydı sanki. Banka oturduğu anda hemen iskelenin köşesindeki direğe konuverirdi küçük martıcık. Geleceği saatleri bilirdi. Her ikisi de o saatlerde Üsküdar iskelesinde olmaya öyle alışmışlardı ki. Martı adamın üstünde döner sanki dans edercesine kanat çırpar, hareketleriyle ve attığı çığlıklarla sevgisini anlatırdı. Adamın haberi olmamasına rağmen martıcık onca zaman hiç kimsenin verdiği yiyecek için uçmamıştı, arkadaşlarıyla yarış da yapmamıştı ve yememişti.

Her sabah yolunu gözlerdi yaşlı adamın, yolunu gözleyen sadece martılar değildi. Cumba kapısından itibaren yürüdüğü sokaklardaki tüm pencere çiçekleri, tüm salkım söğütler, mahallenin çocukları şeker dedenin yolunu beklerlerdi. Eğer bir sabah geçmese çiçekler ve ağaçların dalları aşağı sarkar, çocukların neşesi kaçardı. Çocuklara şekerler dağıtır, başlarını okşardı. Çiçeklerle konuşarak yoluna devam ederdi.

Her sabah erkenden kalkar sanki bir dostuyla buluşacakmış gibi en temiz kıyafetlerini giyer, sinek kaydı tıraşını olur, “ unutmabeni” kolonyasını sürerdi. Evden çıktığında sardunya, menekşe ve akşam sefalarıyla günaydınlaşır, onlara güzel birkaç kelâm etmeden geçmezdi. Söğüt ağaçları, akasyalar ve köşedeki ceviz ağacı sanki kol kola girer şarkı söylerlerdi keyiflerinden yaşlı adam oradan geçerken. Varlığıyla yokluğu bir olan mahallenin gazi köpeği ise hayalet gibi nereye gitse peşinden giderdi. Yaşlı adam her nerede oturursa iki metre uzağında dizlerinin üzerine çöker ve bir saniye olsun gözlerini onun üzerinden ayırmazdı. Sanki üzerine titrerdi. Kimsesiz değildi yaşlı adam, baksanıza çiçekleri, ağaçları, çocukları, köpeği, martısı vardı. Ve çoğunu dillendirmediği nice anıları…

Bir sabah ne o eski taş binanın kapısından dışarı çıkan oldu ne de pencereler açıldı. Ondan sonraki günde. Şeker dede de ortalarda görünmedi. Çiçekler solmaya, ağaçlar dallarını aşağı doğru sarkıtmaya başladı. İskelede her sabah onu göremeyen komşuları birbirlerine sormaya başladılar. En çok da martısı yolunu gözlemekteydi. Günlerdir hiçbir şey yemeden sadece havada dönüp duruyordu. Artık sesi çıkmıyor, uçarken dans eden hareketlerini de yapmıyordu. Sadece o banka bakıyor ve o bankın etrafında dönüp duruyordu. Yorulduğu zaman üzerinde kuş yuvasının bulunduğu iskeledeki taş betonun bitip de denizin başladığı köşedeki direğin üzerine tünüyor ve enerji toplamaya çalışıyordu.

Evimizin köpeği de yıllar önce babamın hastalanmasını takiben hastalanmış ve 4 ay bitiminde babamdan birkaç gün sonra ölmüştü. Bütün hayvanların hislerinin çok güçlü olduğu bilindik bir şeydir.

Denize simit atan her kişide şeker dedesini arar olmuştu martıcık. Artık günler geçmişti ve tâkati kesildiği o gün yine direğin üstüne konmuştu. Diğer martılara belli etmeden iniltiler çıkarıyor gözyaşı döküyordu. Birkaç saat daha geçti, artık martıcık açlıktan bitap vaziyette iskelenin hemen bitimindeki demir tellerin ardına düşmüştü. Kafasını kaldırmaya çalıştı şeker dedesinin sürekli oturduğu banka doğru baktı. Evet evet bankta birileri vardı, dikkatini toplamaya çalıştı, çaycının çırağına bir şeyler söylüyorlardı. Duydukları onu yerle bir etmişti. Adamlardan biri “ hani şeker dedeniz var ya her sabah buraya gelen, işte onu komşuları ölü bulmuşlar. Adamcağız kalp krizi geçirmiş ve oturduğu koltuktan kalkamamış.” diyordu.

Martıcık son bir hamle ile iyice tellere yaklaşıp konuşmanın devamını dinlemek istedi lakin vücudu kalkmıyordu.

İskeleye yanaşan vapurdan inenler arasından on beş yaşlarındaki haylaz olduğu gözlerinden belli olan fıldır fıldır bir oğlan çocuğu martıyı gördü, o yöne doğru ilerledi. Etrafına bakındı atacak bir şey aradı, sonra yol boyundaki çiçekliklere doğru ilerleyip yerdeki boş bir gazoz şişesini eline aldı. Geri döndü ve martının bulunduğu tarafa doğru fırlattı. Demirlere çarparak kırılan şişenin dip kısmı yerden sekti ve martının tam üzerine hızla çarptı.

Ne canı vardı ki zaten, zavallı çarpmanın etkisiyle yuvarlandı ve denize düşüverdi. İstese kanat çırpar suyun üstüne çıkar uçardı. Ne var ki şeker dedesinin acı haberi ile zaten sarsılmıştı. Artık yaşamasının gerekli olmadığına karar verdi ve kendisini sessizce sulara bıraktı.

Z/S

10 Şubat 2008 Pazar

TOZLANMIŞ ANILAR 1



Çok sevdiğim teyzemi kaybettim geçenlerde, ilk zaman evine giremedim ne bileyim zor geldi onsuzluk. Yalnız yaşadığından mıdır bilmiyorum evin her yerinde sadece onun anıları vardı. Bir gün kardeşim ve kuzenlerimle birlikte evde kalan eşyaları toplamaya ve ne yapacağımıza karar vermek için teyzemin evine gittik. Onun çok değer verdiği kitaplarına bakarken buldum kendimi. Ne çok kitabı vardı, hepsi de son derece düzenli ve tertemiz kullanılmıştı. Kitaplığın iki metre yüksekliği ve beş metre eni, kocaman gözleri vardı. Sol tarafında da iki çekmece gözüme çarptı. Alt çekmeceyi açtığımda iki adet kutu geçti elime. Önde duranı aldım, çalışma masasının koltuğunu kapıya sırtını verecek şekilde çevirerek oturdum. Önce tedirgin oldum ama merağımı yenemedim ve yavaşca kucağımda tuttuğum kutuyu araladım.


Hepimizin yıllar öncesinden kalan, bizim için önemli olan eşyaları sakladığımız bir sandık odası, çatı katı vardır. Belki yaşadığımız zaman içinde aklımıza her geldiğinde çıkarıp baktığımız, bazen de biz öldükten sonra aileden birilerinin eline geçen, gözyaşları arasında dokunduğu özel eşyalarımız. Hele bir de yılların tozunun bile içindeki ışıltıyı yok edemediği ilk günkü heyecanını saklayan notlarımız, mektuplarımız yok mu? İşte kutuyu kurcalarken elime böyle bir mektup geçti. Yüzümü ateş bastı, ellerim titremeye başladı. Hâlâ ilk günkü gibi kokan, teyzemin parfüm kokusu üzerindeydi, oh mis gibi. Mektubu yırtmadan açmak için çok zorlandım. Mektup kağıdı hafiften sararmıştı fakat öyle özenle katlanmıştı ki iyice heyecanım arttı. Gözlerim ilk satırlarda gezinmeye başladı ve devamını okumaktan kendimi alamadım. Bir bir boğazıma düğümlendi kelimeler. Ne kadar doğal yazılmıştı duygular tam da yaşandığı gibi. Gözyaşlarımın bile daha fazla anlam taşıdığını farkettim... Birden yazılanları sanki yaşamaya başladım. Sırtımı yasladım ve gözyaşları arasında okumaya devam ettim.



Güzel adamım...Erkeğim...


Yanımda olmanın hayaliyle ve o bordo şalı sen diye sarıp koklarken, bir de bakıyorum tek başımayım. Yalnızlığımı göğüslemişim, yürüyorum, savaşıyorum sensizlikle... Çırpınıyorum...

Seni her düşündüğümde heyecanlanıyorum, yüzümde güller açıyor ve hatıralara dalıp gidiyorum.
Hani ilk karşılaştığımızda nasıl da titremiştin bütün gece. Ben de sarsıldığımı hissetmiştim. Biliyor musun tertemiz duyguların hâlâ var olduğunu ispatlamıştın bana. Yüzüme bakamamıştın hatırlasana. Kızarmıştı yanakların. Göz göze gelince gülüşmüştük. Heyecandan sadece elimi tutabilmiştin o da ürkerek. Elini avucumda hissettiğimde sanki bir kuş misali çırpınıyordun. Senin bu halini çok sevmiştim. Bir saniye bile yanından ayrılmama tahammülün yoktu. Ne elimi bıraktın ne de dudaklarımı. Geç de olsa yakalamıştık bir ucundan aşkı...

İçim dışım hep sen olmuş, sarmış sarmalamışsın benliğimi, gidemiyorum bir türlü. Yalnızlık da terketmiyor beni, yapışmış eteğime. Şimdi öyle uzaklardasın ki seni hayal ederek günlerimi geçiriyorum. Kulaklarımda sesin, ellerimde ellerin, dudaklarımda dudakların. Hâlâ seni her düşündüğümde ve adını anımsadığımda vücudumu ateş basıyor, arzularım doruklara tırmanıyor.

Kaç kişi kaldı hâlâ tertemiz aşkla tutuşan, yaşanması hayal olan birçok duyguyu, masallarda olur dediğimiz heyecanları paylaşan ve söyle kaç kişi sevdiğini göreceği ana kadar heyecandan sararıp solan. Bir gece önceden buluşma heyecanıyla gözüne uyku girmeyen. Göğsünün ritmine ayakları bile yetişemeyen...

Hey koca çınar. "Sen nereden girdin hayatıma nereden" derken "İyi ki geldin gönül bahçeme" dedim "Hoş geldin erkeğim hoş geldin" dedim...

Bana her “güzel kadınım” dediğinde beni yerle bir edip öldürdün. Ve niye bilmiyorum ama her seferinde biraz daha bağlandı gönlüm sana.

"Güzel kadınım " " Kadınımmm" ah ne kadar güzel bir söz. Daha önceden neden farketmemişim bunca sardığını bu kelimenin beni. İçimde nasıl da hazırmış yeri. Nasıl da sahiplendim senin kadının olmayı...

Kim bilir belki de ilk defa bana içten gelerek söylendiğini hissetmiş olabilirim…
" Kadınım" dediğinde sanki sıkı sıkı sarıyordu, göğsüne dayayıp içine sokuyordu, ne büyük ne anlamlı kelimeydi. Şimdi öyle özlüyorum ki bana “kadınımmm” demeni.

Gözümü dünyaya yeniden seninle açmış hissindeyim. Ömrümün yeniden başlangıcısın. Soğuk günlerimin ısıtan duygususun. Güneşim desem yetersiz kalır. Bitmiş filmimin başa sarma sebebimsin.
Yeniden içimde hayaller kurduran, çılgınlıklar yaptıran, delirtensin... Hem hüzün veren hem de bu kadar özlenen sevgili de sensin...

Ne yazık ki hep uzağımdasın, ama bil ki; yanımdasın. Bazen ellerimi uzatıyorum, tutmaya çalışıyorum ellerini, birden hayal olduğunu farkediyorum. Bazen de “hadi gel istiyorum seni” dediğimi farkediyorum sessizce. “Geliyorum” diye bir ses, bakınıyorum bu nasıl mümkün olur diye. Işte tam o anda beni arıyorsun duymuş gibi. Seni içimde hissediyorum çoğunlukla, inan ki gerçek gibi.

“Mazide sevda” dendiğinde, anlamsızca yüzünüze bakan da bendim. Daha sonra yıllar ilerledikçe “sevdalanmak” dendiğinde içimde bir kıpırdanma başlayan, utanan, yüzü kızaran da bendim...

İçindeki acıyı, sevinci onca uzaktan hisseden de bendim.
Sen benim ruh eşim misin yoksa?

Ne şarkılar tükettim dilimde. Ne kokun gitti burnumdan. Ne de sıcaklığı ellerinin.... Bırakamadım... Gidemedim. Sana ait her ne varsa benliğime kazıyıp da gittiğini gördüm.
Hele ki dudakların yok mu... ”Öldüm de cennette miyim” dedim her seferinde... Kopamadım... Doyamadım...

“Burası öyle soğuk ki günlerdir. Gelirsen şapkanı almadan gelme olur mu? Eldivenlerini de al, hatta yeni aldığın botlarını giy. Tam zamanı işte gelmenin, kışın ortasındayız. O deli olduğumuz kar çağırıyor, çığlıklarını duymuyor musun bizim için attığı. Sevgilim sahi bana da bir şapka alırmısın gelirken. O çok sevdiğim şapkam vardı ya kayboldu da...”

Her düşen kar tanesinde seni arıyorum. Sesini, kokunu, yumuşaklığını ve biliyor musun elimde eriyip gitmene kıyamıyorum dayanamıyorum?

Hani haberlerde "Ankara sokaklarında kar yağıyor. " " Şimdi sevgililerin bu romantik havada el ele gezme zamanı " demişti spiker.

Divane olduğum kar yağarken aşk şehrimde olmalıydım. Neresiydi aşk şehrimiz, ne anlamı vardı bizim için. Bizi ve aşkımızı taşıyan şehir, sevdamıza şahitlik eden şehir. Sevdiğim adamı bana kavuşturan şehir... Ve ne acı ki seni benden alan şehir...

Kar yağdıkça sanki üşüteceğine içimi yakıyor, özlemlerimi depreşiyor. Yağdıkça sokaklarda haykırasım geliyor aşkımızı... O kadar güzel ki manzara, sokaklara taşmış insanlar. Kim bilir benim gibi sevdiğinden uzak kaç kişi düşen kar zerreciğinde arıyordur kavuşmayı. Hasretin böylesi acıttımasına karşın, dost elini uzatmış kar tanesi.


Kar’ın altındayım şimdi... Bağırıyorum içimdekileri sana dair... Sesim mi gelmiyor hayırdır? Niye kimse beni dinlemiyor? Sokaklarda koşuyorum, duyarsın belki diye çığlıklar atıyorum... Sen de duymuyor musun? Neler oluyor çok yalnızım yine, hem de onca kar tanesinin arasında. Dokunup geçiyorlar yüzümü ama birçoğu sanki sözleşmişler gibi kirpiklerime tutunuyor... Süzülüyorlar sonrasında yanaklarımdan. Tutmaya çalıştığım yanağımdan süzülerek akan kar tanecikleri değil zamanın ta kendisi, ne yazık ki yetişilmiyor zamana, gölgemin önünden kaçıyor ben kovalıyorum. Yine beni yendi zaman denen girdap. Yine kar taneleri yok oldu. Yine sensizim, nerdesin yârim nerdesin gül kokulum...

Tarihleri şaşırdım artık. Saymayı unuttum. Geleceğin günlere dair hayaller kurmaktan, kurduğum hayallere dalıp içinden çıkamamaktan... Ve bitmeyen günleri takvime işaretlemekten...

Hani sana son yazdıklarım vardı, anlatmıştım orada tüm yaşadıklarımızı. Biz istemesek de ayrılmak zorunda oluşumuzu... Üşüyorum demiştim, işte o üşümeler var ya... Ben o gittiğin zamandan beri hiç ısınamadım sevgilim....

Senin güzel kadının...






Satırlar sona erdiğinde hiç bitmesin istemiştim ve gözlerimden akan yaşların farkında değildim. Diğer odalardan sesler geliyordu kardeşim ve kuzenlerim olmalıydı, kimsenin beni bu halde görmesini istemiyordum. Beni çok uzun zaman etkisinde bırakacak olan bu mektubu şimdi yine aynı şekilde katlıyorum ve sessizce yıllarını geçirdiği sandığa koyuyorum, sandığı da bundan sonraki zamanını benim evimde geçirmek üzere kolumun altına alıp odadan çıkıyorum.


Yaşanması imkansız olmayan ama çok da zor bulunan böylesi temiz nice sevdalara...

Z/S

20 Ocak 2008 Pazar

İstanbul'da Ben... Ve...



Dalmışım…

Akşam güneşi gözlerimden, şarap sarhoşu ruhumun mahzenlerine kadar inmiş yine de benim dalıp giden ruhumu uyandıramamıştı. Birden "hadi kendine gel" diyen deniz otobüsünün düdüğü ile irkildim. Nasıl da dalmışım o güzelim boğazın sularına. Aşık olduğum kent nasıl da heybeti ile karsımda duruyordu. Ağlamaklıyım, boğazımda dizilen sensizliği hatırımdan çıkarmaya çalışıyorum. Yutkunamıyorum. Şayet yutkunursam gözyaşlarımı tutamayacağım diye korkuyorum.

Sabahın o maviden kızıla çalan eşsiz, ilk saatleri…

Oysa ki nasıl da güzel başlamıştım güne, heyecandan elim ayağıma dolanmıştı bavulumu hazırlarken. Aksilikler evden çıkmadan bir bir dizildiler yakama. Kaçırılan otobüsler, uçağın tehiri, İstanbul’a indikten sonra trafiğin kilitlenmesi ve toplantıya geç kalışım sıradaki zorluklarımdı. Tam sakinleştim dediğim anda gelen bir haber beni alt üst etmeye yetti de artı bile. Koruyucu bir kalkana ihtiyacım olduğunu düşünmeye başladım. Bildiğim tüm duaları okudum yığıldığım koltukta. Toplantı nasıl geçti, nasıl sonlandı hatırlamıyorum bile. Binadan çıkışım bile olaylı oldu. İlk gelen araca atladım nereye gittiğini bile bilmeden…

Derken kendimle baş başa kalmışım…

Birden yalnızlığımı fark ettim o koca kalabalığın içinde. Hiç kimseyi tanımadığımı ve gidecek yerim olmadığını düşündüm. Dikkat ettim de ertelenmiş mutlulukların yaşanmaya çalışıldığı ve hayatından memnuniyetsiz insanların telaş içinde koşuşturmalarına sahne olan bir şehirdi İstanbul. Aşık olduğum bu şehir. Bir dostum;” her şehir eğer bekleyen ya da beklenen bir sevgili varsa aşık olunacak şehirdir” demişti. Ne kadar doğru, ne kadar haklıymış.

Bilmediğim bir yöne sürükleniyorum…

Birden kendimi Beşiktaş iskelesinde buldum, bir ses beni çağırıyordu. Hani o deliler gibi görmek için çıldırdığım, yosun kokuları ve oynaşan dalgaları ile boğazın serin gibi görünen ışıltılı suları bana sesleniyordu. Kaybolan ümitlerim yeniden doldu yüreğime. Yürümeye başladım iskeleye doğru. Nereye gittiğini bile sonradan öğreneceğim deniz otobüsüne binmek için önce jeton aldım sonra tam kalkacakken atladım güvertesine.

An be an yaklaşıyorum…

İşte olmuştu binmiştim, yan güverteye geçtim, hem nemden hem de her gün defalarca tutulmaktan cilası gitmiş korkuluklara dayandım ve saçlarımı savurdum rüzgara doğru. Güneşin artık el sallayarak veda etmeye başladığı ve ışıklarını saçlarımın tellerine iliştirdiği anda yüreğimi buruk bir kalp ağrısı ezmeye çalıştı. Gözlerimin, bu şehrin en güzel yeri olması ve gün batımında kendini ispat edercesine derin bakmasına engel olamıyordum. Süzülen yaşların birinin adını hüzün diğerininkini de sevda koymuştum. Dalgalar çığlık atıyordu martılar başımda dört dönüyordu sevinçten. Bana ne de yakışıyordu deniz, martılar, gün batımı… Yüreğimin coşkusu yüzüme yansımış ve gülücükler dağıtıyordum artık.

Yolculuğumun sona erme zamanıydı…

Göz açıp kapayıncaya kadar Üsküdar’a geçmiştik. Akıp giden insan seline kapılıp iskele müdürlüğünde buldum kendimi. Yasak olduğunu bile bile denize daha da yakın olmak için tel örgülerin arasından sıyrıldım hayalet gibi. Nefis kokusunu biraz daha içime çektim gözlerimi kapayarak. Dışarıdaki kalabalığın gürültüsünü duymuyordum bile. Sonra gözlerimi araladım baktım etrafıma, ıslık çalarak taş betonu yalayan dalgaların bana ulaşmaya çalışırkenki heyecanını görmezden gelemedim, az daha yaklaştım. Elektrik direğinin üzerinde martılar takıldı gözüme. Biri kanatlanıp uçarken diğeri gelip kuruluyordu direğin tepesindeki yuvalarına. Bu böylece devam etti durdu. Martıların seninle beni canlandırdığını hayal ettim. Bir yuvamız var ve ikimizden biri mutlaka sahip çıkıyor. Çığlıkları bizim şarkımızı kulaklarıma fısıldıyordu.

"Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar
Sevgilim sen olmasan yaşamak neye yarar"

Güneşin göz kırparak en güzel rengini gösterdiği son dakikalar…

Usulca yedi tepeli şehrin bir tepesinin ardına gizlenmeye çalışan güneşin ılık kolları, martıların artık sessizleşen çığlıkları, dalgaların neşeli kahkahalarını bastıran deniz taşıtlarının çıkardığı çeşitli gürültüler dalıp gitmeme sebep olmuştu. Çalan düdükten sonra ancak kendimi toplamaya çalışarak rıhtımdan çıktım o hengameli kalabalığa doğru. Bakındım sağa sola tanıdık bir yüz ararcasına. Tanıdık gelen sadece havanın rengini değiştirdiği bu saatte evlerine gitmeye çalışan yorgun insanların son güçleri ile yürümeye çalışmaları idi.

Ben ise yine yalnızdım… Sen vardın bir yerlerde ama bana uzak, bana çok uzak… Çokkk…

Yüreğimin aktığı o an…

Birden çalan telefonum ve kaskatı kalan ben, karşımdaki; "İstanbul’dayım" diyen sen. Bana geleceğini, benim olacağını söyleyen sen. Yüreğimin çırpınışları o an da martıların kanat sesini bastırdı. Gözlerimden fırlayan çakmak çakmak bakışlar ve süzülen yaşın adı da sen. Titreyen ellerimle çok zor tutmayı başardığım telefonda sadece diyebildiğim; "evet evet gel… Üsküdar’dayım gel....... gel sevgilim gel…"


Z/S

23 Aralık 2007 Pazar

Soğumaya yüz tutan eller





Saatin acı sesiyle fırladı yatağından. Son üç gündür hayatı allak bullak olmuştu. Kapının yanına geldiğinde dün geceki telefon konuşmasını hatırladı. Kötü bir gece geçirmişti.


Çektiği vicdan azabını biraz unutturur umuduyla çalışma odasını toplamaya karar verdi. Ortalıktaki sayfaları çekmecedeki kalabalığın en üstüne koydu. Masasındaki defteri düzenledi, gelen ve yollanacak fakslarını, müsveddelerini renklerine göre sıraladı, müşterilere ait olanları ayırdı. Şimdi sıra ılık bir suyun altında kendinden geçeceği dakikalara gelmişti.

Eski küçücük ve rahatsız bir banyoları vardı. Öyle ki banyoda çamaşır makinesi için yer bile kalmamıştı. Eski tarzda ayaklı banyo küveti koca bir lahiti andırıyordu. Sütunun üzerinde bir lavabo vardı. Musluklardan ya çok sıcak ya da soğuk su akardı.

Sıcak suyu açtı. Su ısınana değin telaşla ortalığı toplamaya çalışırken, kapının acı acı çaldığını duydu. Kısık sesle “ sabret biraz “ diye bağırdı. Bir yandan telefonun sesini de duyuyordu. Kapı tekrar çalındı “telefon sana “ dedi kızı. Kapıyı aralayarak telsiz telefonu uzattı. Sabahın bu saatinde kim arardı ki? Hiç şüphesiz annesiydi. Birkaç gün ihmal etse meraklanırdı annesi. “Alo” dedi. Arayan en yakın arkadaşı Pınar’dı. Hemen hemen her gün sektirmeden konuşurlardı. Pınar’ın burnunu çektiğini işitti. Ağlıyor olabilir miydi?

“ Ne oldu” diye fısıldadı Ayşegül. Hızla atan kalbinin hızıyla yarışarak “vazgeçtim sormuyorum lütfen söyleme” dedi sonra. Pınar mutlaka kanser olduğunu söyleyip Ayşegül’ün yüreğine indirecekti. Fakat sabırsızlık duygusu kanına karışmaya başladı.

O esnada Ayşegül’ün “söyleme “ dediğini duymazdan gelen Pınar “hâla şoktayım” diye söze başladı. “Annem spor hocasıyla evlenecekmiş. Aklın alıyor mu adam 38 annem 64 yaşında.”

“Neee?” Ayşegül hayretler içinde kalmıştı. O anda Pınar’ın annesini uzun kuyruğu yerlerde sürünen beyaz gelinliğiyle, nikah törenine giderken hayal etti.

Pınar üzülmüş müydü?

Kafası öyle dağınıktı ki birden daldığını hissetti. Duruma uygun bir şeyler söylemeliydi. Ne diyebilirdi ki? İki sene kadar önce kendi annesinin de böyle bir arkadaşlığı olmuştu. Hiç olmazsa annesinin evlenip, bu evliliğin onu biraz olsun meşgul edeceğini ummuştu. Kaderin bir cilvesi, adam düğünden önce beyin kanaması geçirmiş, ölmüştü. Babası da o daha bir yaşındayken trafik kazasında ölmüştü. Toparlamaya çalıştı düşüncelerini.

“ Pınar, bu çok önemli bir konu, seni müsait olunca arasam. Şimdi acil çıkmam lazım, istersen yanına uğrayayım öğleden sonra, olur mu ?“ dedi.

“Peki Ayşegül” dedi ve kapadı Pınar telefonu. Sesi buruktu, mutlaka yanında olması lazımdı arkadaşının fakat başlarındaki olaydan daha Pınar’ın bile haberi yoktu. Henüz kimse bilmiyordu ki. Kendisi bile kabullenemiyordu, bir kabus gibiydi.

Kelimelerden yararlanırken sanırsa derinlere inememişti. Neyse ki “yanına gelirim” diyebilmişti. Oysaki bir dolu işi vardı. İçindeki acı da cabası. Her şey üst üste gelmişti.

Ani gelen hastalık haberi allak bullak etmişti. Nasıl olurdu eşi kanser olsun, nasıl anlatacaktı şimdi. Ne zaman bu kadar ilerlemişti, hiç belirti göstermeden. Aklına kızlar geldikçe daha da fena oluyordu, kalbi sıkışıyordu. Derin bir nefes aldı şimdi işlerini bitirmeli ve akşam üstü doktor randevusuna yetişmeliydi.

Saat dördü geçmişti doktordan çıktığında. Aslında Pınar’a gitmesi gerekiyordu fakat içindeki ses onu dinlemiyordu.

Şimdi sokaklara taşma zamanı, şimdi sessizce bağırma zamanı, hıçkırıklara boğulma zamanı … Allah’ın takdiri elbet isyan yok ama çaresizlik yüreğine bir halka geçirilmiş gibi acıtıyordu. Kaybetmek istemiyordu kocasını, doyamadığı gülüşlerini. “Nasıl rızam olur benden zamansız gitmelerine.”dedi birden ağzından çıkıverdi yolun ortasında. Etrafına bakındı herkes kendi halindeydi. Gözlerinden yaşlar akıyordu.

Dünyanın bitmeyen telaşesinde nasıl gözümden kaçtı bu hastalığı. Kıymetini bilebildim mi acaba? diye düşündü. Oysaki zaman zaman ağrıları olduğunda kocasına ” acı patlıcanı kırağı çalmaz ” derdi gülüşürlerdi. Ah keşke o anda alıp götürseydi doktora. Bir yandan bunları düşünürken “Of keşke demek yok” dedi kendi kedine.

Yanından araçlar geçiyordu ve yürümeyi tercih etmişti. Sokaklar sanki onu anlıyordu, sanki eve vardığında her şey eskisi gibi olacaktı. Derinlerinde bir ses “hayal hayal hayal” diyordu. Ne demişti doktor “her an her şeye hazırlıklı olun.” Ne demek ti şimdi bu. Caddelerde yürürken kulağında uğultular yükseldi. Sesler duyuyordu “her şey için çok geç” diye. Başı çatlamıştı, dışarıdaki gürültüyü duymuyordu bile, hiç bir ses onu rahatsız etmiyordu beyninin içindekiler kadar.

Kaç zaman sonra evinin yakınlarındaki park da buldu kendini. Bir bankda oturuyordu. Sol omzu çökmüş başı sağa düşmüştü. Rüzgârın uğultusu, sarı yaprakların altına saklanmış sonbaharı hissettiriyordu. Derin bir nefes alıp kalktı. Artık eve gidip eşinin yanında daha çok zaman geçirmeliydi. Yüzünü sildi, saçlarını düzeltti, banka oturduğunda kirlenen yağmurluğunun arkasını eliyle çırptı. Yağmur çiseliyordu.

Eve yaklaştığında kalbi hızla atmaya başlamıştı. Yoldan geçen ambulansın sessiz ışıkları birden kendisine gelmesine sebep oldu. Koşmak istiyordu, ayakları engelliyordu sanki, bağırmak için ağzını açtı sesi çıkmıyordu…

Ambulansa yaklaştı, duran aracın açık arka kapısından sedyeyi gördü üç kişinin arasında, önce ayaklarını sonra başını gördü. Birden dizlerinin bağı kesildi. Gördükleri ömrünün sonuna kadar aklından çıkmayacaktı. Böyle bir manzara tam da moralinin çökmüş olduğu şu dakikalarda mahvetmişti Ayşegül’ü.

Adımlarını sıklaştırdı eve doğru. İçeri girdiğinde eşine seslendi. “Bedri, Bedri” …Odalarda aramaya başladı ama hiçbir yerde yoktu. Son olarak çatı katında ki anılarla dolu sandık odası aklına geldi. Koşar adımlarla tırmandı bir yandan üstündekileri soyunuyordu. Kapı aralıktı ve sırtını gördü kocasının. Yanına gittiğinde “sevgilim “ diye seslendi. Cevap vermedi Bedri.

Hemen nabzına baktı soğukkanlılığını koruyarak, hissedemedi, elleri titriyordu. Merdivenlerden nasıl indiğini ve acili aradığını daha sonradan bile hatırlayamadı. Ambulans ve yardım ekibi sanki kapıda bekliyormuş gibi hızlıca gelmişlerdi. Oysa ki haberlerden ve çevresinden duyduğu olay yerine çok geç gelindiği ve erken müdahale şansını yitirdikleri idi. Elinde çantası ile doktor geldiğinde konuşamadı ve yukarı eliyle gösterdi. Ve arkasından kendide tırmandı yine aynı merdivenleri.

Erkek doktor ve hemşire gerekli müdahaleyi yapmışlardı ama yapılacak bir şey kalmadığını üzgün bir ifade ile söylemeye çalıştılar. Ne demek ti şimdi yapılacak bir şey yok. Ölmüş müydü eşi … Bitmiş miydi her şey, oysa ki daha saatler önce bu hastalığı nasıl söyleyeceğim diye düşünüyordu. Artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Onu ve kızlarını bırakıp gitmişti…Tedaviye geç kalınmıştı. Hayata geç kalınmıştı…

Soğumaya başlayan ve yanlara sarkan ellerinin arasında kızlarının doğum fotoğrafı vardı ve sıkı sıkıya tutuyordu adam, yüzünde masum bir gülümse ile…

Z/S

19 Aralık 2007 Çarşamba

POSTA VAGONU


Yine bir trene bindim bu gece. Size getirecek diye. Gönlümün yitirmesine müsade etmeden beslediğim sevgimi ellerimle sunmaya.

Öyle heyecanlıyım ki...

“Aşka gönül vermem aşka inanmam” derken; beni o karşısında hiçbir şeylerin duramadığı kasırga aldı savuruyor. Kim bilir hangi zaman dilimine, hangi istasyona...

Hangi vagondayım şimdi bilir misin?

Aslında çok defa kaçırdığım ve her seferinde yenisini beklemekten vazgeçip dönüp arkamı yürüdüğüm. Arkamı döndüğüm sadece giden tren değil hayallerim, umutlarım, belki yaşanmamış bir aşk yakalarım diye çırpınan yüreğim ama asla yakalayamadığım...

Ve yine de nasıl olduğunu bilmeden kendimi içinde bulduğum o trendeyim.


Dolaştım vagonlarda, biraz üzgün en çok da içim içine sığmayan bir vaziyette.

Posta vagonunda mektupların ses çıkardığını duyar gibiyim, kimisinin heyecandan pembeleştiği, kiminin sıkıntıdan toprak rengi olduğu irili ufaklı, kokulu kokusuz, merhabası ve elvadası bol olan bir dizi gönül fermanları...


Yine tam kaçırdığımı sandığım anda birden kendimi son vagonda bulduğum o gece. Amacım kaçırdığım tüm zamanların, trenlerinin önüne geçmek. Yürümeye koyuluyorum kaçırdığım vagonlara, zamana doğru. Peki o tren nereye doğru gidiyor bilen var mı?


Nereye mi? Yârin olduğu yere.
İnce ince beni işlediği, renklerle süslediği, en güzel tablolara
En güzel şarkıların söylendiği, en güzel dizelerin yazıldığı yıllara.
Yarana tuz bastıgın, kendini unuttuğun, sevdiğini düşünmeden duramadığın.
Beklendiğini ve özlendiğini bildiğin o rüyanın içine.

Kilitli kalmış odaların heybetlileri...
Sessizliğin içinde en seslisi, zamanın yetişemediği...

“Hele siz kapınızı aralık bırakıverin belki gelirim” demiştim ya size.
Şimdi izliyorum kapı aralığından sizi, nasıl da keyifle fırçanızı tuvale dokundurursunuz sanki benmişim gibi, özenerek. En güzel renklerini benim için karıştırırsın, bilirim ki sana özel renkler sadece o gecede çıkar desenlerine.
Nasıl da düzenli takip edersiniz sıra sıra çizgileri ve hani o çıkardığım sesler hep aynıdır da, bir an değişirse telaşlanırsınız ne oluyor diye, yarı yolda bırakmak istemezsiniz. Yarı yolda kalmak istemediğiniz gibi.


Siz, son sesimsiniz bir daha çıkmayacak.
Başımda kavak yelleri estirdiğim,
Beynimde ramazan topu gibi patlayan,
Dönüp arkama bakacak zamanım olmadan kaçırdığım trenim
“neredesiniz gelin gitmeyin” diye haykırdığım.

“Ağlamakmış kavuşmak” bazen

Bazen de,
Başucumdaki yalnızlığım,
İlk şafakla sevdamı koyduğum yastığım,
Kirpiklerimin içinde sakladığım.
Sana kendimi anlatayım derken bu seferde saatleri kaçırdığım...

Biz aşktan daha çok sevmişiz de,
Her gittiğim köşede haykırmışım adınızı
Onca dolaştığım ne dağlarda ne de denizlerde
Yalnızlığımı bırakıp dönememişim
Bir siz içimde sakladığım
Bir siz başka sevdalardan yakalayıp çıkardığım.

Siz benimsiniz, yarınım, bugünüm, her şeyim...
Sizi öpmelere, koklamalara doyamam ki...
Birkaç sevişmeden sonra duyduğum bir tutam utanç,
Biraz da pişmanlık oldunuz zaman zaman.
Yine de en güzel yanımsınız, bitmeyecek sevdam bitmeyecek ...

Muhabbet baldan tatlıdır, dönemem ki sizden kendime...
Bari siz bana geri verin BENİ...


Z/S

25 Kasım 2007 Pazar

ÖZLEDİĞİMİZ İÇİN Mİ DELİYİZ?





Her cumartesi olduğu gibi sabahın ilk ışıklarını, güneşi göreceğim diye tutturduğum gecenin sabahında bir serabın içinde buldum kendimi. Biliyor musunuz ki evim bahçe katı ve gökyüzündeki yıldızların kayboluşunu ve güneşin doğuşunu görmeden hayal etmek, gördüğünü sanmak oysaki sadece havanın aydınlığını görmek çok daha fazla mutlu ediyor beni. İlk ışıkları gördüğümü hatırlıyorum, kendimden geçmişim.

Seni görüyorum bir dağın yamacındasın, sol yanından bir ışık huzmesi ile doğan güneşin göz kamaştırıcı ışıklarından seçmeye çalışıyorum sülietini.

Hangi dağ hangi zaman dilimi, saat kaç bilmiyorum, bildiğim tek şey bir ses uğruna yürüyorsun, sırtına yüklemiş çantanı ümitlerle yarınları ayırmadan sadece sesin geldiği yöne doğru ilerliyorsun. Sesleniyorum ardından, koşar adımlarla; ama duymuyorsun. Tırmandıkça sanki bir el yukarı, daha yukarı çekiyor seni. Sen önde ben ardında tırmanıyoruz. Bir göle varıyorsun ve çantanı indirip suya yöneliyorsun. Derken beline kadar suya gömülüyorsun, “dur yapma soğuktur üşürsün diyorum” duymuyorsun. Gelecekse dünyanın sonu sanırım işte o an olmalı diye düşünüyorum. Biran sular seni içine doğru çekiyor ve işte o an benim tüm çırpınmalarım boşa gidiyor ve kayboluyorsun. Ağlaya ağlaya senden vazgeçiyorum; nedense arkamı dönüp yürümeye başlıyorum. İşte o an bir ses beni çağırıyor, bakıyorum ama kimse yok görünürde. Kilitlenmiş gibi geri dönüp yürüyorum.

Bu sevginin, tutkunun sesi sonradan seçiyorum. “Ah burada olsan” diyor ses… Saatlerin akşama doğru ilerlediği bir sonbahar gününde dikkatimi göle veriyorum ve suyun yüzeyindeki dalgalanmayı görüyorum. Sen çıkıyorsun, bana doğru ilerlemeye başlıyorsun, sonra elimi tutuyorsun ve kendine çekiyorsun hızla. Sıkı sıkı sarılıyorsun sanki yıllardır görmemişsin gibi. Kokumu çekiyorsun içine, saçlarımı okşuyorsun ve birden o ses tekrar çağırıyor, bu sefer birlikte duyuyoruz ve bakışıyoruz. Dikkatli dinlediğimde sesin bana ait olduğunu ve tepeye hem de en yüksek noktasına çağırdığını işitiyorum. Kalkıyoruz birlikte yürümeye başlıyoruz, tırmanıyoruz en yükseklere en yükseklere…

Bir deli sevda bizimkisi, sen mi bana âşık, dağ mı bana yoksa ben mi dağa dağ mı sana… Bir büyük sevda yaşanıyor üçümüz arasında… Dağ, sen ve ben… Bir deli dağ ki çılgına çeviriyor ikimizi de… Everest’i bilir misin? Bilir misin ki en tepeye vardığındaki heyecanı. Öyle bir özgürlüktür ki… Sevişirsin dağla sanki sarar seni sisten kolları, çeker içine doğru. Sevişe sevişe azalmaz ki bendeki özgür ruh, çılgına çevirir tam tersi.

"Oysaki biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık, ama her şeyi olmuştuk" der Goethe. Sanki bizim için söylemiştir bu sözünü.

Birden uyanıveriyorum bakıyorum neredeyim diye, seni göremeyince sıkıca yumuyorum gözlerimi, bu seferde içimde bir özlem başlıyor. Yalnızca bir kez karşılaştığım ve özlemek için yeteri kadar tanımadığım seni birden özleyiveriyorum. Ve işte o sabah çılgınca seninle dolu uyanıyorum güne. Bildiğim her şeyi ve benim için ne kadar önemli olduğunu düşünmeden yer değiştiriyorum hayatımda… Oysaki özlendiğinden ve istendiğinden haberdar bile değilsin yazık ki…

Yine güneşi görmeden gün doğmuş, bu serabın içinden istemeden de olsa uyanmış olarak, deli gibi özlemle dolmuş bir yürekle… Bir daha güneşe tutulmayacağım ve dokunmayacağım… Bir daha dokunursam… Elim yansın…



Z/S