Uyurken yarın uyanacak mıyım kaygısı duymadan; kendini uykunun kollarına teslim edeceksin.
Bir parça kuru ekmekle, bir tas suyla dünyanın zengini olmanın, mutluluğunu yaşacaksın.
Nefes alırken; ciğerlerini yırtarcasına alacaksın ki yaşadığının farkına varacaksın.
Boş vereceksin bazen…
Yüreğin kan ağlasa da kocaman bir gülümseme yakıştıracaksın ki yüzüne mutluluğu utandıracaksın.
İşini, evini, telefonunu bilgisayarını randevu defterini atıp bir pantolon bir ceket atacaksın kendini sokağa…
Şöyle kır bayır dolaşıp, özgürce gücün tükenene kadar arkana bakmadan koşacaksın…
Sonra usulca çimlere uzanıp, toprak ananın ninnisini işiteceksin huzurla
Boş vereceksin bazen…
Ağlamak istiyorsan gözyaşlarını akıtacaksın kim ne der kaygısı duymadan.
Bir dosta sarılırken; tüm yüreğinle kucaklayacaksın ki sevgini hissettirebileceksin.
Seveceksen; gözü kara dalacaksın sevdaya sonu ne olur tasası duymadan…
Boş vereceksin bazen…
Yarın ne olacak kaygısı duymadan yaşayacaksın delicesine…
Çünkü yaşamak bir sevdadır; her çağda yeni ad konan…
24 Ocak 2009 Cumartesi
22 Ocak 2009 Perşembe
GİDENE ''KAL'' DEMİYECEKSİN...!
Gidene kal demeyeceksin...
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere, Hak edene git demek asillere yakışır
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme
Yoksa değersiz olan hep sen olursun...
Düşün...
Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme
Tükettirme içindeki yaşama sevgisini...
Ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz...
Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendimi bir sahnede buldum oynadım
Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.
NİETSZCHE
........................
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere, Hak edene git demek asillere yakışır
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme
Yoksa değersiz olan hep sen olursun...
Düşün...
Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme
Tükettirme içindeki yaşama sevgisini...
Ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz...
Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendimi bir sahnede buldum oynadım
Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.
NİETSZCHE
........................
15 Ocak 2009 Perşembe
ANKARA'm.... İSTANBUL'um....İZMİR'İM...Hepsininde yeri ayrı....
Ankara, En iyi kalpli üvey ana Bu şehri bu kadar yalın anlatan başka bir şey olamaz sanırım. Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey ana olan Ankara. Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerin bitmesini, rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını, suskun devletin konuşmasını beklerler. Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır. Belki denizi görselerdi beklemezlerdi. Denizi su sanırlar. Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz. Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara'nın göllerinde. Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi gökyüzüyle birleşmesi. O vaatker ufuk çizgisi, o nasıl güzeldir. Her zaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi. İnsanlar Ankara'da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır. İstanbul'da ise durum daha vahimdir. Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir. Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul, ama hayat eli çabuk davranır. Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider. Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular. Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya rağmen, Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır. Ama İstanbullunun hırslı kovalamacasında ne huzur vardır ne de tatmin. Dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler. Hayat kaçar, onlar kovalar. Ama İzmir... İzmir'de hayat beklenmez, kovalanmazda. O zaten sizinle beraberdir. Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır. Mutlulukla dolu, sakin bir sevişmenin tadındadır körfez. Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur, kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle dolarsınız. Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur. Hafta sonları denize doğru bir göç başlar. "Ey hayat, biz Çeşme'ye gidiyoruz sen de arkadan gel" der İzmirliler muzipçe. Ve ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider. Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan IZM harflerine sevgiyle bakıyorum. Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar. Cemal Süreya ........................................ bu yazıyı paylaşmak için değil saklamak için ekliyorum aslında ama okuyanınız olur da beğenirseniz belki yüzünüzdeki bir gülümseme bana da yansır...
31 Aralık 2008 Çarşamba
MUTLU YILLAR
Hepimize huzur dolu, sağlıklı ve bol kazançlı bir yıl dilerim...
2008'in aksine 2009'da güzel günler bekliyorum...
kucak dolusu sevgiler...
2008'in aksine 2009'da güzel günler bekliyorum...
kucak dolusu sevgiler...
20 Ağustos 2008 Çarşamba
SAYFA KAPANDI
Böylece hayattan bir sayfa daha sağdan sola kapandı. Akşamın kızıllığına gömüldü düşüncelerim.
Neler geçti gitti, neler kattı bana, neleri kaçırdım kim bilir. Acısıyla tatlısıyla bana kalan buruk bir yaşanmışlık, gözyaşı ve çılgınlıklardan sonraki haz ve mutlu bir tebessümdü yüzüme yansıyan. Yine uçtuk biz, birimiz yukarı çıktık birimiz aşağıya indik sonra coğrafyada birimiz sola birimiz sağa uçmaya devam ettik. Kanatlarım kâh kırıldı indi yanlarıma kâh mutluluktan kabardı. Kaybettiğini özlemek ne zor işti, bazen de bile bile avuçlarından kayıp gittiğini hissetmek ve elinde tutmak için bir şeyler yapmaya çalıştıkça yitirmenin daha da çabuklaştığını görmek.
Yeşilin mavisini, siyahın beyazını görebilmekti maharet. Elbet acının içinden mutluluğu, özlemin içinden kavuşmayı bulabilmekti öncelikli gayemiz. Gün doğumu, gün batımı hiç fark etmezdi ölmemiz için, her an hazırdık bütün olmaya.
Söyleyecek onca söz vardı ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardı ki işte bu çaresizlikte hiç bir şey söyleyemedim sadece baktım gözlerine. Ne kadar hızlı geçti senli dakikalar, ne çok sardı sensizlik üşümüş benliğimi.
Hayat benden daha hızlıydı her zaman ki gibi ve yine alıp götürmüştü yaşanan ve yaşanamayan her anımızı.
Yine bir bahar akşamı rastlamak üzere aşka, sevgiliye, sevdiğim bu şehre sayfayı yeni güne çeviriyorum. Ve başımı yaslayacak bir cam kenarı buluyorum düşlerimi de yanıma alarak.
Z/S
Neler geçti gitti, neler kattı bana, neleri kaçırdım kim bilir. Acısıyla tatlısıyla bana kalan buruk bir yaşanmışlık, gözyaşı ve çılgınlıklardan sonraki haz ve mutlu bir tebessümdü yüzüme yansıyan. Yine uçtuk biz, birimiz yukarı çıktık birimiz aşağıya indik sonra coğrafyada birimiz sola birimiz sağa uçmaya devam ettik. Kanatlarım kâh kırıldı indi yanlarıma kâh mutluluktan kabardı. Kaybettiğini özlemek ne zor işti, bazen de bile bile avuçlarından kayıp gittiğini hissetmek ve elinde tutmak için bir şeyler yapmaya çalıştıkça yitirmenin daha da çabuklaştığını görmek.
Yeşilin mavisini, siyahın beyazını görebilmekti maharet. Elbet acının içinden mutluluğu, özlemin içinden kavuşmayı bulabilmekti öncelikli gayemiz. Gün doğumu, gün batımı hiç fark etmezdi ölmemiz için, her an hazırdık bütün olmaya.
Söyleyecek onca söz vardı ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardı ki işte bu çaresizlikte hiç bir şey söyleyemedim sadece baktım gözlerine. Ne kadar hızlı geçti senli dakikalar, ne çok sardı sensizlik üşümüş benliğimi.
Hayat benden daha hızlıydı her zaman ki gibi ve yine alıp götürmüştü yaşanan ve yaşanamayan her anımızı.
Yine bir bahar akşamı rastlamak üzere aşka, sevgiliye, sevdiğim bu şehre sayfayı yeni güne çeviriyorum. Ve başımı yaslayacak bir cam kenarı buluyorum düşlerimi de yanıma alarak.
Z/S
9 Temmuz 2008 Çarşamba
SESSİZ ÇIĞLIK
Sessizdi çığlığım, o yüzden mi duymadınız beni… Mücadele edecek gücüm de kalmadı. Sadece gözlerimle konuşmam bundandır. Yazık ki siz de gözlerimden de mahrumsunuz. Oysa ki susmaya değil biz olmaya gelmiştik, hiçbir şey olamadan gitmeye değil. Yürek nasıl bin parça olur bakın, bir daha bakın… Olmuyor sadece bakmakla olmuyor değil mi gören gözler olmadıktan sonra. Sevmesini bilmese insan bu kadar acımaz. Sahiplenmese sevgisini ulu orta bıraksa uçurtmanın kuyruğunu bırakır gibi sanki daha mı iyi olacak. Birbirimizin hiçbir şeyi olmayalım derken her şeyi olmak da neyin nesiydi. İşte şimdi susma zamanı…
Bağırsam ne çıkar dinleyen olmadıktan sonra.. Yakarsam “dinle beni” diye, dönüp ardına bakmadan gidene ne söylenebilir ki kapı eşiğinde.
Onca sakladım kıyamadığım gülüşlerimi, şimdi koskoca bir ömür geri gelse tekrar verebilir mi dersiniz çizgiden sarkıp ağlamaklı mimiklerimi, silebilir mi sizce sancılarımı. Gizlice bir geçit çok aradım size varmaya, hep son anda duvarlar yürüdü üstüme, kapandı gürültüyle.
“çok sevmeyeceksin. O daha az severse kırılırsın, ve genellikle o daha az sever seni senin o’nu sevdiğinden” diye bir söz vardır. Mücadelem sevgiyi taşarcasına vermekti, nereden bilirdim ki fazlasının boğacağını. Nereden bilirdim ki bu kadar çabuk tüketileceğimi. Üzgünüm hem de çok, ama ağızınızdan çıkan söz kalbimden sırtıma vurdu bir defa. Yıktınız hayallerimi, tertemiz duygularla gelmiştim gönül kapınıza. Şimdi kirlenen duygularımı bile düşünmüyorum yalnızca zedelenen onurum beni ayakta durmaya zorluyor.
Kızgın bir yaz güneşi gibi yandı içim, buz gibi sözleriniz ise dondurdu birden beynimi, yutkundum sadece…
Düşlerin ve aşkların en güzeliydiniz, şimdi öyle uzaksınız ki bana, eskiden olsa yanınızda alırdım soluğu ama artık gelmek fikri bile uzak olsun benden…
Bir ruh olmayı deneyen iki beden bazen başaramıyor işte. Öyle güzel di ki gözlerim size bakarken, şimdilerde fırtınalar kopmuş gibi.
Çok sevmiştim demek klasik mi kalır bilmiyorum ama gerçekten çok sevmişim sizi… Erkeğim demişim, efsanem demişim, şu yaşıma erken açan gönül çiçeğim demişim, güzel adamım demişim. Oy oy göğsüm şişiyor sanki, nefes alamıyorum, geceyle gündüz yer değişti birden bire karardı her yer, titremekte olan ben miyim mumum son gücüyle aydınlatma çabasımı.
Hani bir yıldızımız vardı ya, onu kaybettim göremiyorum. Adınız şifrem di ya kilitledim artık o kapıyı da bir daha açılmasın diye. Peri kızınızdım ya o da öldü, çiçeğiniz de soldu artık, haydi şimdi gidin gidebilirseniz. Gelirken “geri dönüşüm yok” demiştiniz ya. Alın başınızı da nereye yeterse gücünüz oraya kadar gidin. Bir yol vardır mutlaka size göre.
Yolunuz açık olsun…
Z/S
Bağırsam ne çıkar dinleyen olmadıktan sonra.. Yakarsam “dinle beni” diye, dönüp ardına bakmadan gidene ne söylenebilir ki kapı eşiğinde.
Onca sakladım kıyamadığım gülüşlerimi, şimdi koskoca bir ömür geri gelse tekrar verebilir mi dersiniz çizgiden sarkıp ağlamaklı mimiklerimi, silebilir mi sizce sancılarımı. Gizlice bir geçit çok aradım size varmaya, hep son anda duvarlar yürüdü üstüme, kapandı gürültüyle.
“çok sevmeyeceksin. O daha az severse kırılırsın, ve genellikle o daha az sever seni senin o’nu sevdiğinden” diye bir söz vardır. Mücadelem sevgiyi taşarcasına vermekti, nereden bilirdim ki fazlasının boğacağını. Nereden bilirdim ki bu kadar çabuk tüketileceğimi. Üzgünüm hem de çok, ama ağızınızdan çıkan söz kalbimden sırtıma vurdu bir defa. Yıktınız hayallerimi, tertemiz duygularla gelmiştim gönül kapınıza. Şimdi kirlenen duygularımı bile düşünmüyorum yalnızca zedelenen onurum beni ayakta durmaya zorluyor.
Kızgın bir yaz güneşi gibi yandı içim, buz gibi sözleriniz ise dondurdu birden beynimi, yutkundum sadece…
Düşlerin ve aşkların en güzeliydiniz, şimdi öyle uzaksınız ki bana, eskiden olsa yanınızda alırdım soluğu ama artık gelmek fikri bile uzak olsun benden…
Bir ruh olmayı deneyen iki beden bazen başaramıyor işte. Öyle güzel di ki gözlerim size bakarken, şimdilerde fırtınalar kopmuş gibi.
Çok sevmiştim demek klasik mi kalır bilmiyorum ama gerçekten çok sevmişim sizi… Erkeğim demişim, efsanem demişim, şu yaşıma erken açan gönül çiçeğim demişim, güzel adamım demişim. Oy oy göğsüm şişiyor sanki, nefes alamıyorum, geceyle gündüz yer değişti birden bire karardı her yer, titremekte olan ben miyim mumum son gücüyle aydınlatma çabasımı.
Hani bir yıldızımız vardı ya, onu kaybettim göremiyorum. Adınız şifrem di ya kilitledim artık o kapıyı da bir daha açılmasın diye. Peri kızınızdım ya o da öldü, çiçeğiniz de soldu artık, haydi şimdi gidin gidebilirseniz. Gelirken “geri dönüşüm yok” demiştiniz ya. Alın başınızı da nereye yeterse gücünüz oraya kadar gidin. Bir yol vardır mutlaka size göre.
Yolunuz açık olsun…
Z/S
2 Temmuz 2008 Çarşamba
HAYATIN İÇİNDEN
Kadın kan ter içinde istasyona girdi. Cebindeki parası ancak trene yetecek kadar kaldığından yaklaşık üç kilometrelik yolu koşar adımlarla gelmişti ve trenin kalkmasına altı dakika vardı. Henüz biletini bile almamıştı. Yol boyunca “o trene yetişmeliyim” diyerek motivasyonunu yüksek tutmaya çalışmış, nefesini düzenli kullanarak temposunu hızlandırıp ancak yetişebilmişti. Gişeye geldiğinde kuyruğu gördü ve istasyonun duvarındaki o şâşalı tarihi saate gözü kaydı, beş dakika kalmıştı. Ya yer bulamazsa, ya binemezse bu trene. Şimdi de bu düşünce beynini kemirmeye başladı. “ Yok yok olur mu hiç, binmek zorundayım, yolumu gözlüyordur şimdi” “ Eğer yok derlerse yalvarırım, anlatırım durumu “ diye geçirdi aklından. Dört dakika kalmıştı, son yarım saatin ona bir asır gibi geldiğini düşündü. Yol yürüdükçe gözünde uzamış, şimdi de sanki kuyruktaki yolcular çoğalmaya başlamıştı. Son üç dakika kala yandaki gişe açıldı, hemen sırt çantasını yerden alarak oraya ilerledi. “ Eskişehir’e giden trene bir bilet” dedi ve bankonun arkasındaki genç görevlinin yüzüne baktı, onu izlemeye başladı.
Önce gülümsedi sarışın görevli ve sonra bilgisayarın ekranına bakarak klavyenin tuşlarına dokundu. Delikanlı düzgün yüz hatlarına sahip ve yüzünde gülücükler dağıtan yirmi beş yaşlarında biriydi. Pozitif enerjisi aradaki camdan bile yansıyordu. Genç görevlinin aniden yüzündeki ifade değişti ve kadın bacaklarının titrediğini hissetti. “ Şimdi yer yok diyecek, hayır Allah’ım hayır, ne olursun demesin” diye aklından geçirirken görevli “tam bilet mi “ diye sordu. Kadın heyecanla “evet “ dedi avucunda terden ıslanmış olan son parasını bankoya koyarak camın altından itekledi. Biletini ve parasının üzeri olan demirlikleri alarak kalkma düdüğünü çalan trene doğru son sürat fırladı. Son dakika yetişmişti işte, merdivene adımı atarken derin bir oh çekti.
Yanlış vagondan bindiği için uzun süre yürüdü hareket eden trenin içinde.
Yerine oturduğunda kızarmış yanaklarını elledi ve gülümsedi kendi kendine. Koltuğu büyük bir tesadüfle cam kenarıydı. Gişedeki görevliden cam kenarını istese bu kadar denk gelirdi ancak. Çok mutlu oluverdi birden.
Gidiş sebebi her ne kadar iyi bir haber sonucunda olmasa da bu seyahate ihtiyacı olduğunu fark etti. Trene bindiğinden beri içine bir huzur dolmuştu ve birden aklına yemekli vagona giderek cebindeki son bozukluklarla çay içmek geldi. Eşyalarını da yanına alarak adını sonradan öğreneceği Ray Restaurant vagona doğru ilerledi.
Vagona geldiğinde şöyle bir göz gezdirdi, trenin hareket yönünde olacak şekilde boş bir masaya oturdu, cebindeki paranın nelere yeteceğine baktı. Sonra zaten amacının çay içmek olduğunu hatırlayarak gülümsedi ve hiç hayıflanmadan siparişini verdi.
Bu esnada gün yavaştan karanlığa kollarını açmaya başlamıştı. Dışarıdaki kızıllık bir anda gözüne takıldı, baktıkça gözlerini alamadı. Tarlalar, dereler, koyun sürüleri, yeni yeni çiçekleri açmaya başlayan ağaçlar sanki bir kısmı göz kırpıyor bir kısmı da el sallıyordu. Vagonda hafiften bir müzik çalmakta diğer yolcuların konuşmaları birbirine karışmaktaydı.
Derken yağmur o yumuşak parmak uçlarını dokundurmaya başladı camlara. Başını cama yaslayan kadın öyle bir ruh haline girmişti ki neden bu trende olduğunu bile unutmuştu. Hayatında yarım kalan tüm arzularını düşünmeye başladı. Bir şarkı takıldı diline, o esnada bir şiire döndü kulağındaki nağmeler. Koridorda kendisine doğru gelmekte olan garsonun gülümseyen yüzünden önce çekindi “ bu adam ne istiyor benden “ diye düşündü. Daha sonra ufak ufak yapılan sohbetler esnasında çıkarsız ve güzel bir kalbi olduğunu, sadece on iki saatlik yolculuklarda gülen iki göze hasret kaldığını fark etti garsonun. Hatta “ sizinle daha önce birlikte seyahat ettik mi” sorusunun karşısında önce adama baktı ve sonra hatırlar gibi oldu “ evet evet geçen sene Soma’ya giderken de sanırım siz vardınız “ dedi. Gülümsediler karşılıklı. Adam : “ şimdi bizimle birlikte niye İzmir’e gelmiyorsunuz. “ “ ne iyi olurdu sizin de bizimle birlikte seyahat etmeniz” dedi. Kadın birden hatırladı yolculuğunun sebebini ve içi buruldu, gözlerinde hüzün beliriverdi. Sadece tebessüm etmekle yetindi.
Bu arada garson her gelip geçtiğin de çayının bitip bitmediğini kontrol ediyordu göz ucuyla. Kadın aslında tedirgin olmuştu “ hadi iç de kalk “ dercesine olan bu hareketinden. Çayının son yudumunu aldı ve anında garson belirdi başında. Boş fincanı alırken başını hafiften öne eğerek kadına “ ne olur siz hep gülümseyin hüzün yakışmıyor size “ dedi ve görevinin başına döndü.
Tam kalkmak için çantasını eline aldı, o sırada elinde bir çay ile tekrar geldi garson.
Kadın “ ben istemedim ki “ dedi.
Genç adam “ bizim ikramımız” dediğinde kadın mahcubiyetle gözlerini öne eğdi. Adamın gitmesini bekledi çayından yudum almak için.
Daha sonra kadın kasaya giderek hesabını ödedi, beş numaralı vagondaki yerine döndü, koltuğuna oturdu, yine başını cama dayadı. Yağmur devam ediyordu. Aklına eskimiş bir şehirde yaşadığı aşk dolu yılları geldi. Hatta uzun zaman geçmesine rağmen onu unutamadığını bir kere daha fark etti. Yine bir nisan gününde başlamıştı aşkları. Hayatlarında ilk defa bu kadar sevdiklerini ve sevildiklerini fark etmişlerdi.
Trenin camlarına pıtır pıtır dokunan yağmur tanecikleri hafızasını canlandırmıştı. Biricik sevgilisi ona her yağmur yağdığında “yağmur gözlüm” diye hitap eder ve “ sen bana nisan yağmurlarıyla geldin aşkım” diye de güzellik katardı yaşantılarına. Gözünden sakındığı ve önemsediği bu adamla ilgili tüm yaşananlar gelivermişti işte birden aklına. Dalmıştı, trenin rayların üzerinde çıkardığı o sesleri de ninni gibi hissetmişti. Öyle çok hatırlayacağı anısı olmuştu ki işte bundan dolayı her trene bindiğinde ve de özellikle Eskişehir’e gittiğinde içini hüzün kaplardı kadının.
Bir İzmir seyahatinden kız kardeşi ile dönüşleri aklına geldi aniden. Nasıl da yağmur yağmış ve üstlerinde ki camın bozuk olduğunu ani bir şokla öğrenmişlerdi. İkisi de uyuklarken birden soğuk bir su üzerlerine dökülmüş sıçramışlardı. Pencerenin arızalı olması ve aniden başlayan dolunun birden kovadan boşalır gibi trenin camından içeri dökülmesi unutamayacağı bir anı olarak kalmıştı hafızasında. Üstüne üstelik üzerlerine giyecekleri başka kıyafetleri de yoktu yanlarında, birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışmışlardı. Kaloriferlerin ne zaman yanar diyerek boşuna beklemeleri de çabası.
Tam bunları düşündüğü anda kondüktörün “ Eskişehir” diye çağrısıyla kendine geldi kadın. Aklını toparlamaya çalıştı, birden derin bir iç geçirdi. Umarım babacığı onun geldiğinden haberdardı. Halası kızının geleceğini kulağına fısıldadığında hasta yatağında sadece gözlerini kırpabilmiş sonra da iki damla yaş yanağından yastığının üzerine süzülerek inmişti yaşlı adamın.
Tren durduğunda kadın hemen indi ve çok özlediği o şehrin kokusunu içine çekti.
İçinde garip bir his babasının gözlerinin yolda kaldığını ve de kızını göremeden öteki dünyaya göçtüğünü söyledi, birden içi buruldu. Hastaneye geldiğinde üçüncü kata koşar adımlarla çıktı. Elindeki nota göre 110 numaralı odanın önüne kadar geldi. Kapının önünde durdu ama eli bir türlü kapıyı açmaya gitmedi. İstemediği o durumla karşılaşmaktan öyle korkuyordu ki. “ Ne olur babacığım beni terk etmemiş ol” diye geçirdi içinden ve gözyaşlarını tutamadı, boğazına bir şeyler düğümlendi, ayakları kilitlendi. İşte o anda kapı açıldı ve halası ile göz göze geldiler, yaşlı kadın onu görünce ağlamaya başladı. Korktuğu başına mı gelmişti? Halasına doğru ilerledi tam sarılacakken yatağın ayak ucundaki kıpırtıyı gördü ve halasının omzuna dokunarak yanından geçip odanın ortasına geldi, odanın tümünü gördüğünde gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Canı, babacığı, sayesinde içindeki ben’i bulduğu, o’nu dünyada en çok sevdiğine inandığı kişi sırtına iki yastık koymuş ve oturmuş, kızının gelişini beklemekteydi hem de son derece düzelmiş olarak. Bu bir mucize olmalı diye düşündü, bir hamle de yatağa ulaştı ve boynuna sarıldı. Öptü öptü kokladı, tekrar sarıldı… Artık tüm kuruntularından sıyrılmış, çocukluğundaki gibi masum, göğsüne yattığı babası tarafından saçları okşanıyordu.
İnançlarımızdır bizi yaşatan ve ayakta tutan…
Z/S
Önce gülümsedi sarışın görevli ve sonra bilgisayarın ekranına bakarak klavyenin tuşlarına dokundu. Delikanlı düzgün yüz hatlarına sahip ve yüzünde gülücükler dağıtan yirmi beş yaşlarında biriydi. Pozitif enerjisi aradaki camdan bile yansıyordu. Genç görevlinin aniden yüzündeki ifade değişti ve kadın bacaklarının titrediğini hissetti. “ Şimdi yer yok diyecek, hayır Allah’ım hayır, ne olursun demesin” diye aklından geçirirken görevli “tam bilet mi “ diye sordu. Kadın heyecanla “evet “ dedi avucunda terden ıslanmış olan son parasını bankoya koyarak camın altından itekledi. Biletini ve parasının üzeri olan demirlikleri alarak kalkma düdüğünü çalan trene doğru son sürat fırladı. Son dakika yetişmişti işte, merdivene adımı atarken derin bir oh çekti.
Yanlış vagondan bindiği için uzun süre yürüdü hareket eden trenin içinde.
Yerine oturduğunda kızarmış yanaklarını elledi ve gülümsedi kendi kendine. Koltuğu büyük bir tesadüfle cam kenarıydı. Gişedeki görevliden cam kenarını istese bu kadar denk gelirdi ancak. Çok mutlu oluverdi birden.
Gidiş sebebi her ne kadar iyi bir haber sonucunda olmasa da bu seyahate ihtiyacı olduğunu fark etti. Trene bindiğinden beri içine bir huzur dolmuştu ve birden aklına yemekli vagona giderek cebindeki son bozukluklarla çay içmek geldi. Eşyalarını da yanına alarak adını sonradan öğreneceği Ray Restaurant vagona doğru ilerledi.
Vagona geldiğinde şöyle bir göz gezdirdi, trenin hareket yönünde olacak şekilde boş bir masaya oturdu, cebindeki paranın nelere yeteceğine baktı. Sonra zaten amacının çay içmek olduğunu hatırlayarak gülümsedi ve hiç hayıflanmadan siparişini verdi.
Bu esnada gün yavaştan karanlığa kollarını açmaya başlamıştı. Dışarıdaki kızıllık bir anda gözüne takıldı, baktıkça gözlerini alamadı. Tarlalar, dereler, koyun sürüleri, yeni yeni çiçekleri açmaya başlayan ağaçlar sanki bir kısmı göz kırpıyor bir kısmı da el sallıyordu. Vagonda hafiften bir müzik çalmakta diğer yolcuların konuşmaları birbirine karışmaktaydı.
Derken yağmur o yumuşak parmak uçlarını dokundurmaya başladı camlara. Başını cama yaslayan kadın öyle bir ruh haline girmişti ki neden bu trende olduğunu bile unutmuştu. Hayatında yarım kalan tüm arzularını düşünmeye başladı. Bir şarkı takıldı diline, o esnada bir şiire döndü kulağındaki nağmeler. Koridorda kendisine doğru gelmekte olan garsonun gülümseyen yüzünden önce çekindi “ bu adam ne istiyor benden “ diye düşündü. Daha sonra ufak ufak yapılan sohbetler esnasında çıkarsız ve güzel bir kalbi olduğunu, sadece on iki saatlik yolculuklarda gülen iki göze hasret kaldığını fark etti garsonun. Hatta “ sizinle daha önce birlikte seyahat ettik mi” sorusunun karşısında önce adama baktı ve sonra hatırlar gibi oldu “ evet evet geçen sene Soma’ya giderken de sanırım siz vardınız “ dedi. Gülümsediler karşılıklı. Adam : “ şimdi bizimle birlikte niye İzmir’e gelmiyorsunuz. “ “ ne iyi olurdu sizin de bizimle birlikte seyahat etmeniz” dedi. Kadın birden hatırladı yolculuğunun sebebini ve içi buruldu, gözlerinde hüzün beliriverdi. Sadece tebessüm etmekle yetindi.
Bu arada garson her gelip geçtiğin de çayının bitip bitmediğini kontrol ediyordu göz ucuyla. Kadın aslında tedirgin olmuştu “ hadi iç de kalk “ dercesine olan bu hareketinden. Çayının son yudumunu aldı ve anında garson belirdi başında. Boş fincanı alırken başını hafiften öne eğerek kadına “ ne olur siz hep gülümseyin hüzün yakışmıyor size “ dedi ve görevinin başına döndü.
Tam kalkmak için çantasını eline aldı, o sırada elinde bir çay ile tekrar geldi garson.
Kadın “ ben istemedim ki “ dedi.
Genç adam “ bizim ikramımız” dediğinde kadın mahcubiyetle gözlerini öne eğdi. Adamın gitmesini bekledi çayından yudum almak için.
Daha sonra kadın kasaya giderek hesabını ödedi, beş numaralı vagondaki yerine döndü, koltuğuna oturdu, yine başını cama dayadı. Yağmur devam ediyordu. Aklına eskimiş bir şehirde yaşadığı aşk dolu yılları geldi. Hatta uzun zaman geçmesine rağmen onu unutamadığını bir kere daha fark etti. Yine bir nisan gününde başlamıştı aşkları. Hayatlarında ilk defa bu kadar sevdiklerini ve sevildiklerini fark etmişlerdi.
Trenin camlarına pıtır pıtır dokunan yağmur tanecikleri hafızasını canlandırmıştı. Biricik sevgilisi ona her yağmur yağdığında “yağmur gözlüm” diye hitap eder ve “ sen bana nisan yağmurlarıyla geldin aşkım” diye de güzellik katardı yaşantılarına. Gözünden sakındığı ve önemsediği bu adamla ilgili tüm yaşananlar gelivermişti işte birden aklına. Dalmıştı, trenin rayların üzerinde çıkardığı o sesleri de ninni gibi hissetmişti. Öyle çok hatırlayacağı anısı olmuştu ki işte bundan dolayı her trene bindiğinde ve de özellikle Eskişehir’e gittiğinde içini hüzün kaplardı kadının.
Bir İzmir seyahatinden kız kardeşi ile dönüşleri aklına geldi aniden. Nasıl da yağmur yağmış ve üstlerinde ki camın bozuk olduğunu ani bir şokla öğrenmişlerdi. İkisi de uyuklarken birden soğuk bir su üzerlerine dökülmüş sıçramışlardı. Pencerenin arızalı olması ve aniden başlayan dolunun birden kovadan boşalır gibi trenin camından içeri dökülmesi unutamayacağı bir anı olarak kalmıştı hafızasında. Üstüne üstelik üzerlerine giyecekleri başka kıyafetleri de yoktu yanlarında, birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışmışlardı. Kaloriferlerin ne zaman yanar diyerek boşuna beklemeleri de çabası.
Tam bunları düşündüğü anda kondüktörün “ Eskişehir” diye çağrısıyla kendine geldi kadın. Aklını toparlamaya çalıştı, birden derin bir iç geçirdi. Umarım babacığı onun geldiğinden haberdardı. Halası kızının geleceğini kulağına fısıldadığında hasta yatağında sadece gözlerini kırpabilmiş sonra da iki damla yaş yanağından yastığının üzerine süzülerek inmişti yaşlı adamın.
Tren durduğunda kadın hemen indi ve çok özlediği o şehrin kokusunu içine çekti.
İçinde garip bir his babasının gözlerinin yolda kaldığını ve de kızını göremeden öteki dünyaya göçtüğünü söyledi, birden içi buruldu. Hastaneye geldiğinde üçüncü kata koşar adımlarla çıktı. Elindeki nota göre 110 numaralı odanın önüne kadar geldi. Kapının önünde durdu ama eli bir türlü kapıyı açmaya gitmedi. İstemediği o durumla karşılaşmaktan öyle korkuyordu ki. “ Ne olur babacığım beni terk etmemiş ol” diye geçirdi içinden ve gözyaşlarını tutamadı, boğazına bir şeyler düğümlendi, ayakları kilitlendi. İşte o anda kapı açıldı ve halası ile göz göze geldiler, yaşlı kadın onu görünce ağlamaya başladı. Korktuğu başına mı gelmişti? Halasına doğru ilerledi tam sarılacakken yatağın ayak ucundaki kıpırtıyı gördü ve halasının omzuna dokunarak yanından geçip odanın ortasına geldi, odanın tümünü gördüğünde gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Canı, babacığı, sayesinde içindeki ben’i bulduğu, o’nu dünyada en çok sevdiğine inandığı kişi sırtına iki yastık koymuş ve oturmuş, kızının gelişini beklemekteydi hem de son derece düzelmiş olarak. Bu bir mucize olmalı diye düşündü, bir hamle de yatağa ulaştı ve boynuna sarıldı. Öptü öptü kokladı, tekrar sarıldı… Artık tüm kuruntularından sıyrılmış, çocukluğundaki gibi masum, göğsüne yattığı babası tarafından saçları okşanıyordu.
İnançlarımızdır bizi yaşatan ve ayakta tutan…
Z/S
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

