14 Şubat 2008 Perşembe


Sevgililer Günü'nün Öyküsü
Aziz Valentine'ın öyküsü III. Yüzyıl'dan gelir. O dönemde Roma tahtında İmparator II. Claudius vardı, "Zalim" adıyla tanımlanan Claudius aşırı savaş ve askerlik tutkunuydu, her yetişmiş erkeğin muhakkak asker olmasını istiyor ve kimseye göz açtırmıyordu.

EVLİLİĞİ YASAKLADI
Öylesine ileri gitmişti ki, askerliğe engel oluyor düşüncesiyle evlenmeyi dahi yasakladı. Gençler şaşkındı, kimse sevdiği ile beraber olamıyor, Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde ölen sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı. Bu sıralarda İmparator tüm Romalılar'ın 12 tanrıya tapmalarını aksi şekilde davrananların ve özellikle de Hıristiyanlar'la ilişkiye girenlerin ölümle cezalandırılacaklarını emretti.

Bu emre uymayanların arasında Aziz olarak kabul edilen filozof Valentinus'da vardı, gezerek dinsel vaazlar veriyor ve İmparator'un hatalı olduğunu anlatıyordu. Sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Valentinus'un hapiste olduğu günlerde yaşananlar efsaneye dönüşerek günümüze kadar ulaşmıştır.

ÜZEL JULİA VALENTİNUS'A GİDER
Hapishaneyi korumakla görevli gardiyanın kızkardeşi Julia'nın gözleri doğuştan görmemektedir, gardiyan Valentinus'un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenince, kardeşini gizlice Valentinus'un yanına getirir. Julia çok güzel ve zeki bir kızdır. Günlerce beraber olurlar, Valentinus ona Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı'ya yönelmeyi öğretir. Julia, dünyayı Valentinus'un anlattıklarıyla görür, onun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur.

Bir gün sorar;
- "Valentinus, Tanrı gerçekten dualarımızı duyar mı?"
Aziz gülümser;
- "Evet, herbirini."
Julia;
- "Her sabah ve her gece ne için dua ettiğimi biliyormusun? Görebilmek için dua ediyorum, senin bana anlattıklarını görmeyi çok istiyorum.",
Valentinus;
- "Tanrı bizim için en iyi olanı yapar, yeter ki buna inanalım."
Julia, yere diz çöker ve;
- "Böylesine inanmak istiyorum, yardım et."
Beraberce duaya başlarlar. Birden hücrenin içersi altın renkli bir ışıkla aydınlanır ve Julia haykırır;
- "Valentinus, görüyorum, görüyorum."

14 ŞUBAT'TA ÖLDÜRÜLÜR
Valentinus duaya devam etmesini söyler. Ertesi gün Valentinus'un ölüm emri gelir, Aziz Julia'ya son bir not yazar, Tanrı'ya hep yakın olmasını öğütler ve notun altını "Senin Valentine'ından" diye imzalar. Mektup, ertesi gün Julia'ya ulaşır, o günün tarihi 14 Şubat 270'dir. Valentinus, sonradan Papa I. Julius tarafından "Porta Valentini" adı verilen bir kemer kapısının altına gömülür (Şimdi orada yani Roma'da Praxedes Kilisesi vardır.)

Julia, mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanır.

GENÇLERİN İLK CİNSEL DENEYİMİ
İşin aslına bakılırsa, 15 Şubat tarihi Roma tanrıçalarından Februata Juno adına yapılan kutsama töreninin günüdür; birbirleriyle ilk kez cinsel ilişkiye girecek gençlerin adlarının yazıldığı parşömenler, o gün tanrıçaya sunulurdu. Papalık daha sonra yasaklanan bu geleneğin yerine, azizlerin adlarının yazılı olduğu listeleri sergilemeye başladı.

Biz yine Roma'ya dönelim. 15 Şubat'ta kutlanan gençlerin aşk festivalinin özgün adı Lupercalia'dır, geleneksel olarak hediyeler verilirdi. Kuşların çiftleşme döneminin başlangıcı kabul edilen Şubat ayı döneminde, gençler de onları örnek alarak eşleşirlerdi. Hıristiyanlığın güçlenmesinden sonra, Pagan inançları yasaklandı veya yerlerine Hıristiyan versiyonlar getirilmeye başlandı. Aziz Valentine Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile kişiselleştirildi, onun Lupercalia Festivali'nin arifesinde öldürülmüş olması iyi bir raslantıydı, böylece Roma'nın bereketlilik ve döllenme kutsamalarıyla, Hıristiyanlığın evlilik ve çoğalma ilkesi bütünleştirilmiş oldu. Amaca ulaşılmıştı.

Günümüzdeki yorumuyla "St Valentine" yani Sevgililer Günü, Roma'daki gibi sevenlerin birbirlerine sevgilerini Valentinus'un son mesajında olduğu gibi küçük kartlar ve hediyelerle sunmaları şeklinde kutlanmaktadır. Aslında kökende yine birleşme, bütünleşme ve çoğalma güdüsü yani bereketlilik vardır. Aynı zamanda da, Tanrısal aşkla, dünyasal aşkın birleştiği yer, Julia'nın öyküsünde olduğu gibi birleştirilir. Ama ilginçtir ki, aşkı yasaklayan bir despotun binlerce yıllık anısı, Kozmik Şakacı'nın oyunuyla artık aşk yüzünden akla gelmektedir.

10 Şubat 2008 Pazar

CAN SUYUM


_Niye sonbahar hep hüzün söyler
 ayrılıkları doğurduğu için mi?_


bilindik mevsim
saklanmış sarı yaprakların altına hüzün
bir ses verse bulacağım yerini
ne teslim olmuş bağ bozumuna
ne de gökyüzüne göğsünü germiş
mavi beyazı sarmış sırtına
güneşe dökmüş sararsın diye anılarımı

önümde kıvrılırken sahil yolu
Ege’nin dalgasında boğuldu martıların çığlığı
“gitmeyin” diye haykırdı güneş
“ayrılık o yolun sonu”

“ah! dili olsa da konuşsa mı” demiştik şarkıların
anlamış hallerimizi radyo, pusudaymış
dinledik eski zaman aşklarından
kulağımızdan kalbimize üflenen güfteleri
bilmezdim bu kadar yürek yaktıklarını
hele o son şarkı göğsümde asılı bıraktı sancını
yol boyu göz pınarlarım çağladı

“kimler geldi hayatımdan kimler geçti
hiçbirisi senin kadar sevilmedi”

hüzzâm günleri kovalarken zaman
özlemlerim başladı daha sen yanımdayken
ayrılık yağmur bulutuydu üzerimde

yalnız kalmasın diye sen yanım
acıyı dizdim sislerin ardına
kan oturdu yangın yerime
yasladım yıldırımları gözyaşlarıma
boğdu beni akmadı ırmağım
harmanım, çaresizlik buzuldan bıçak sırtı
yordu ikimizi de sessiz direnişimiz
"gitme" diyen dilim suspus şimdi
zaman mum misali…

siyah saten geceyi sarınca sevişmelerimiz
kopamadığım incir dudakların geldi aklıma
baharat teninin kokusu sinmiş üstüme
şimdi, sen giderken bensizliğe
dudağım yanıyor büyüyen ateşinle

eyy ruhum!
ne renktir şimdi hayat
belki gri, belki buz mavisi
bazen bilmek de istemiyorum

durdursun biri şu yolu
söksün akreple yelkovanın kalbini

ah cansuyum
ne gerek vardı şimdi
gitme vakitlerine zamansız gömülmenin
nereden çıktı bu buhranlı yolculuk
bilirim her gidişin bir dönüşü vardır
bu seferki sırılsıklam bir veda

gitmeyenim olmalıydın
yakamozlar gamzelerime düşmeliydi
vedalar düğümlenmeliydi halata
dolunay bizi anlatmalıydı maviye
denizkızları serçe yüreklerine koymalıydılar
mis kokan bir demet aşkı

yolcusun
durma, bakmadan git ardına
can pınarımdaki su gibi ak
her gönlüne düştüğümde
anılar saçılsın düşlerine
mahzenimde sakladığım çığlıklar
yırtsın gecelerini

yine semaya kilitlenmek istediğinde
bil ki bütün kapılarım açık
sırça yüreğim
seni istiyor, s e n i b e k l i y o r


_” Ağlamayacağım” demiştim.
Sözümü tutamadım, affet sevgilim._


....

Z/S_

TOZLANMIŞ ANILAR 1



Çok sevdiğim teyzemi kaybettim geçenlerde, ilk zaman evine giremedim ne bileyim zor geldi onsuzluk. Yalnız yaşadığından mıdır bilmiyorum evin her yerinde sadece onun anıları vardı. Bir gün kardeşim ve kuzenlerimle birlikte evde kalan eşyaları toplamaya ve ne yapacağımıza karar vermek için teyzemin evine gittik. Onun çok değer verdiği kitaplarına bakarken buldum kendimi. Ne çok kitabı vardı, hepsi de son derece düzenli ve tertemiz kullanılmıştı. Kitaplığın iki metre yüksekliği ve beş metre eni, kocaman gözleri vardı. Sol tarafında da iki çekmece gözüme çarptı. Alt çekmeceyi açtığımda iki adet kutu geçti elime. Önde duranı aldım, çalışma masasının koltuğunu kapıya sırtını verecek şekilde çevirerek oturdum. Önce tedirgin oldum ama merağımı yenemedim ve yavaşca kucağımda tuttuğum kutuyu araladım.


Hepimizin yıllar öncesinden kalan, bizim için önemli olan eşyaları sakladığımız bir sandık odası, çatı katı vardır. Belki yaşadığımız zaman içinde aklımıza her geldiğinde çıkarıp baktığımız, bazen de biz öldükten sonra aileden birilerinin eline geçen, gözyaşları arasında dokunduğu özel eşyalarımız. Hele bir de yılların tozunun bile içindeki ışıltıyı yok edemediği ilk günkü heyecanını saklayan notlarımız, mektuplarımız yok mu? İşte kutuyu kurcalarken elime böyle bir mektup geçti. Yüzümü ateş bastı, ellerim titremeye başladı. Hâlâ ilk günkü gibi kokan, teyzemin parfüm kokusu üzerindeydi, oh mis gibi. Mektubu yırtmadan açmak için çok zorlandım. Mektup kağıdı hafiften sararmıştı fakat öyle özenle katlanmıştı ki iyice heyecanım arttı. Gözlerim ilk satırlarda gezinmeye başladı ve devamını okumaktan kendimi alamadım. Bir bir boğazıma düğümlendi kelimeler. Ne kadar doğal yazılmıştı duygular tam da yaşandığı gibi. Gözyaşlarımın bile daha fazla anlam taşıdığını farkettim... Birden yazılanları sanki yaşamaya başladım. Sırtımı yasladım ve gözyaşları arasında okumaya devam ettim.



Güzel adamım...Erkeğim...


Yanımda olmanın hayaliyle ve o bordo şalı sen diye sarıp koklarken, bir de bakıyorum tek başımayım. Yalnızlığımı göğüslemişim, yürüyorum, savaşıyorum sensizlikle... Çırpınıyorum...

Seni her düşündüğümde heyecanlanıyorum, yüzümde güller açıyor ve hatıralara dalıp gidiyorum.
Hani ilk karşılaştığımızda nasıl da titremiştin bütün gece. Ben de sarsıldığımı hissetmiştim. Biliyor musun tertemiz duyguların hâlâ var olduğunu ispatlamıştın bana. Yüzüme bakamamıştın hatırlasana. Kızarmıştı yanakların. Göz göze gelince gülüşmüştük. Heyecandan sadece elimi tutabilmiştin o da ürkerek. Elini avucumda hissettiğimde sanki bir kuş misali çırpınıyordun. Senin bu halini çok sevmiştim. Bir saniye bile yanından ayrılmama tahammülün yoktu. Ne elimi bıraktın ne de dudaklarımı. Geç de olsa yakalamıştık bir ucundan aşkı...

İçim dışım hep sen olmuş, sarmış sarmalamışsın benliğimi, gidemiyorum bir türlü. Yalnızlık da terketmiyor beni, yapışmış eteğime. Şimdi öyle uzaklardasın ki seni hayal ederek günlerimi geçiriyorum. Kulaklarımda sesin, ellerimde ellerin, dudaklarımda dudakların. Hâlâ seni her düşündüğümde ve adını anımsadığımda vücudumu ateş basıyor, arzularım doruklara tırmanıyor.

Kaç kişi kaldı hâlâ tertemiz aşkla tutuşan, yaşanması hayal olan birçok duyguyu, masallarda olur dediğimiz heyecanları paylaşan ve söyle kaç kişi sevdiğini göreceği ana kadar heyecandan sararıp solan. Bir gece önceden buluşma heyecanıyla gözüne uyku girmeyen. Göğsünün ritmine ayakları bile yetişemeyen...

Hey koca çınar. "Sen nereden girdin hayatıma nereden" derken "İyi ki geldin gönül bahçeme" dedim "Hoş geldin erkeğim hoş geldin" dedim...

Bana her “güzel kadınım” dediğinde beni yerle bir edip öldürdün. Ve niye bilmiyorum ama her seferinde biraz daha bağlandı gönlüm sana.

"Güzel kadınım " " Kadınımmm" ah ne kadar güzel bir söz. Daha önceden neden farketmemişim bunca sardığını bu kelimenin beni. İçimde nasıl da hazırmış yeri. Nasıl da sahiplendim senin kadının olmayı...

Kim bilir belki de ilk defa bana içten gelerek söylendiğini hissetmiş olabilirim…
" Kadınım" dediğinde sanki sıkı sıkı sarıyordu, göğsüne dayayıp içine sokuyordu, ne büyük ne anlamlı kelimeydi. Şimdi öyle özlüyorum ki bana “kadınımmm” demeni.

Gözümü dünyaya yeniden seninle açmış hissindeyim. Ömrümün yeniden başlangıcısın. Soğuk günlerimin ısıtan duygususun. Güneşim desem yetersiz kalır. Bitmiş filmimin başa sarma sebebimsin.
Yeniden içimde hayaller kurduran, çılgınlıklar yaptıran, delirtensin... Hem hüzün veren hem de bu kadar özlenen sevgili de sensin...

Ne yazık ki hep uzağımdasın, ama bil ki; yanımdasın. Bazen ellerimi uzatıyorum, tutmaya çalışıyorum ellerini, birden hayal olduğunu farkediyorum. Bazen de “hadi gel istiyorum seni” dediğimi farkediyorum sessizce. “Geliyorum” diye bir ses, bakınıyorum bu nasıl mümkün olur diye. Işte tam o anda beni arıyorsun duymuş gibi. Seni içimde hissediyorum çoğunlukla, inan ki gerçek gibi.

“Mazide sevda” dendiğinde, anlamsızca yüzünüze bakan da bendim. Daha sonra yıllar ilerledikçe “sevdalanmak” dendiğinde içimde bir kıpırdanma başlayan, utanan, yüzü kızaran da bendim...

İçindeki acıyı, sevinci onca uzaktan hisseden de bendim.
Sen benim ruh eşim misin yoksa?

Ne şarkılar tükettim dilimde. Ne kokun gitti burnumdan. Ne de sıcaklığı ellerinin.... Bırakamadım... Gidemedim. Sana ait her ne varsa benliğime kazıyıp da gittiğini gördüm.
Hele ki dudakların yok mu... ”Öldüm de cennette miyim” dedim her seferinde... Kopamadım... Doyamadım...

“Burası öyle soğuk ki günlerdir. Gelirsen şapkanı almadan gelme olur mu? Eldivenlerini de al, hatta yeni aldığın botlarını giy. Tam zamanı işte gelmenin, kışın ortasındayız. O deli olduğumuz kar çağırıyor, çığlıklarını duymuyor musun bizim için attığı. Sevgilim sahi bana da bir şapka alırmısın gelirken. O çok sevdiğim şapkam vardı ya kayboldu da...”

Her düşen kar tanesinde seni arıyorum. Sesini, kokunu, yumuşaklığını ve biliyor musun elimde eriyip gitmene kıyamıyorum dayanamıyorum?

Hani haberlerde "Ankara sokaklarında kar yağıyor. " " Şimdi sevgililerin bu romantik havada el ele gezme zamanı " demişti spiker.

Divane olduğum kar yağarken aşk şehrimde olmalıydım. Neresiydi aşk şehrimiz, ne anlamı vardı bizim için. Bizi ve aşkımızı taşıyan şehir, sevdamıza şahitlik eden şehir. Sevdiğim adamı bana kavuşturan şehir... Ve ne acı ki seni benden alan şehir...

Kar yağdıkça sanki üşüteceğine içimi yakıyor, özlemlerimi depreşiyor. Yağdıkça sokaklarda haykırasım geliyor aşkımızı... O kadar güzel ki manzara, sokaklara taşmış insanlar. Kim bilir benim gibi sevdiğinden uzak kaç kişi düşen kar zerreciğinde arıyordur kavuşmayı. Hasretin böylesi acıttımasına karşın, dost elini uzatmış kar tanesi.


Kar’ın altındayım şimdi... Bağırıyorum içimdekileri sana dair... Sesim mi gelmiyor hayırdır? Niye kimse beni dinlemiyor? Sokaklarda koşuyorum, duyarsın belki diye çığlıklar atıyorum... Sen de duymuyor musun? Neler oluyor çok yalnızım yine, hem de onca kar tanesinin arasında. Dokunup geçiyorlar yüzümü ama birçoğu sanki sözleşmişler gibi kirpiklerime tutunuyor... Süzülüyorlar sonrasında yanaklarımdan. Tutmaya çalıştığım yanağımdan süzülerek akan kar tanecikleri değil zamanın ta kendisi, ne yazık ki yetişilmiyor zamana, gölgemin önünden kaçıyor ben kovalıyorum. Yine beni yendi zaman denen girdap. Yine kar taneleri yok oldu. Yine sensizim, nerdesin yârim nerdesin gül kokulum...

Tarihleri şaşırdım artık. Saymayı unuttum. Geleceğin günlere dair hayaller kurmaktan, kurduğum hayallere dalıp içinden çıkamamaktan... Ve bitmeyen günleri takvime işaretlemekten...

Hani sana son yazdıklarım vardı, anlatmıştım orada tüm yaşadıklarımızı. Biz istemesek de ayrılmak zorunda oluşumuzu... Üşüyorum demiştim, işte o üşümeler var ya... Ben o gittiğin zamandan beri hiç ısınamadım sevgilim....

Senin güzel kadının...






Satırlar sona erdiğinde hiç bitmesin istemiştim ve gözlerimden akan yaşların farkında değildim. Diğer odalardan sesler geliyordu kardeşim ve kuzenlerim olmalıydı, kimsenin beni bu halde görmesini istemiyordum. Beni çok uzun zaman etkisinde bırakacak olan bu mektubu şimdi yine aynı şekilde katlıyorum ve sessizce yıllarını geçirdiği sandığa koyuyorum, sandığı da bundan sonraki zamanını benim evimde geçirmek üzere kolumun altına alıp odadan çıkıyorum.


Yaşanması imkansız olmayan ama çok da zor bulunan böylesi temiz nice sevdalara...

Z/S

31 Ocak 2008 Perşembe

SANA DAİR KUTLAMA 31-OCAK-2008

Bir kaç sn sonra müzik çalacak ...kaçırmayın derim...








Yıllar önce hatırlar mısın bana bir doğum günümde küçücük bir kutu vermiştin. Kuyumcuların en ufak altın karton kutularındandı. Hediye kağıdı ile kaplanmış ve süslenmişti. Oldukça şaşırmıştım, nasıl olmuşta küçük kardeşim (14 yaşın altında) altın almıştı bana diye.

Heyecanla kutuyu açtım ve şaşkınlığım iki katına çıktı…
İçinden altın yerine altından daha değerli olan bir şey çıktı…
Kalp şeklinde iki sayfalı bir not kağıdı,
İçinde bana verdiği değeri ve sevgiyi anlatan bir not. Bu küçük kutunun içinde bana olan sevgisinin dünyalar kadar olduğunu anlatıyordu.

Hediye alacak harçlığı olmadığını ve bana bunu elleriyle yaptığını söylediğinde gözlerim dolmuştu… Yıllar sonra içi boş gibi görünen ama oldukça büyük sevginin içine sığdığı bu küçük kutuyu buldum… Ve daha çok kısa süre önce sana da gösterdiğimde yaşanan mutluluk da çabası…

Her abla kardeşin anıları vardır ama bizim çılgınlıklarımız sayfalara sığmaz…
Şu anda aklıma gelen anılarımızdan bir kaçı;İstanbul seyahati, capella maceraları, bir şişe Artic’in halının üstüne dökülmesi, Bursa Karacaali, telesekreter kasetleri, …o kadar çok paylaştığımız acı tatlı yaşanmışlıklarımız var ki…ömrümün sonuna kadar unutmayacağım…

Nice nice yıllara…
İyi ki varsın…
İyi ki kardeşimsin…

NOT: azıcıkda senin özellikleri anlatayım dedim...
dünyanın en güzel kızı, çok zarif, dik kafalı, biraz huysuz, sabahları tersinden de kalksa iyi kalpli, çok neşeli ve son derece yetenekli, taklit yeteneği olan, çok komik, sanata düşkün...anne olmak için en son aday olmana rağmen 4 yıldır başarıyla prenses anne olabilen...
gülüşüne kurban olduğum, annemin hâlâ minik kızı, evimizin neşe kaynağı...






RAHMETLİ BABAANNEM VE BİZ ÜÇ KARDEŞİZ...ZERRİN, ENGİN, BERRİN

26 Ocak 2008 Cumartesi


MUTLULUK ELİMİZDE

Mutluluk aranmaz … bulunmaz da
Yaşanır düşünmeden öylesine
Bırakılır beden ılık bir nehire

Mutluluğun tarifini vereyim mi size?
Derin derin bir nefes çekin önce
Dikin gözlerinizi sonra masmavi semaya
Fırlatın bakışlarınızı bembeyaz bulutlara (grileşmeden)
Kartallarla paylaştığınız gökyüzüne
Martılarla dans ettiğiniz mavi denize
Saklambaç oynadığınız yemyeşil bodurlara
Selam söyleyin mutluluk adına
Adını koyamadığınız, buram buram toprak kokan
İyot kokan, aşk kokan
O nefis havayı çekin içinize bir daha, bir daha, bir daha

Mutlulukla randevulaşın herhangi bir köşebaşında
Beyaz bir gül takın yakanıza
Sakın geç kalmayın ertelemeyin mutluluğunuzu
Kahkahalar atın hayata, inadına, inadına, nispet yaparcasına
İçinizde mezat salonu kurun
Kalbinizden binlerce kelebek uçurun
Midenizde sirk kurun filler koşturun
Ruhunuzda nergis demetleri
Altı su alan Herby’niz





Çocukluğunuzun geçtiği evin arka bahçesine gidin
Saklambaç oynayın kendinizle
Sevinin sobeleyin kendinizi, bir ikizinizi
Hem ebe olun, hem mutluluğa gebe ki
Kendiniz doğurun bebeği
Uçurtmalar kaçırın güneşe
Balonlarınız kovalasın kuşları
Peşi sıra isli camdan bakın koca parlak kırmızı topa
Kafa atın akasya ağacının alt dallarına
Hortumla ıslatın birbirinizi baştan aşağı
Zinciri atmış bisikletten yağdan eldiven yapın bileklerinize kadar
Belki bir daha o eldivenleri giymek için çok geç
Kim bilir...

Elinize geçirdiyseniz de sakın bırakmayın
Mutluluğa yakasından yapışın sıkı sıkı
Avucunuzu çok açarsanız kaçacak gibi
Çok sıkarsanız ölecek gibi
Yani kelebek gibi, benim gibi
Ama yine de uçup gitmesindense
Sıkın avucunuzu ki kaçamasın
Asılın kanadına şen kuşların
Güneş babanın faytonunu ödünç alın
Hediye dağıtın yoksul çocuklara
Çiçekler saçın mutsuz sokaklara
Kocaman gülümsesin ara yollar
Yansın pırıl pırıl lambalar
Altında genç aşıklar öpüşsün
Banklarında ihtiyarlar kucaklaşsın
Sözler ve gözler anlamını kaybetsin
Mutluluk parlaklığında
Avuç avuç saçın sevgiyi


Mutluluğu tarif edebilir misiniz bana
Ben edemem yaşarım
Hissederim
Coşarım kabuğuma sığamam, sığışamam...

Bulutları görünce yağmur için
Kuşları görünce mevsim için sevinirim
Aşkın kokusunu duyunca da kendim için
Duyabilince sesini müziğin
Dans eder pabuçlarım durduramam
Durdurmam
Ritim tutarım ellerim patlayana kadar...

Ve hâlâ aşka inandığımca inanırım sonsuz
Yaşayabildiğimce yaşarım
Kovalayabildiğimce kovalarım
Ta ki yorgun düşüp dizlerimin üstüne çökünce
Sıkı sıkı yapışmışız bir kere bırakmam
Siz de bırakmayın
Mutluluk elimizde
Mutluluk içimizde...





Ne neşeli bir barda, ne romantik bir parkta,ne de lüks bir restoranda...mutluluk sana en yakın olduğum anda…


Z/S

20 Ocak 2008 Pazar

İstanbul'da Ben... Ve...



Dalmışım…

Akşam güneşi gözlerimden, şarap sarhoşu ruhumun mahzenlerine kadar inmiş yine de benim dalıp giden ruhumu uyandıramamıştı. Birden "hadi kendine gel" diyen deniz otobüsünün düdüğü ile irkildim. Nasıl da dalmışım o güzelim boğazın sularına. Aşık olduğum kent nasıl da heybeti ile karsımda duruyordu. Ağlamaklıyım, boğazımda dizilen sensizliği hatırımdan çıkarmaya çalışıyorum. Yutkunamıyorum. Şayet yutkunursam gözyaşlarımı tutamayacağım diye korkuyorum.

Sabahın o maviden kızıla çalan eşsiz, ilk saatleri…

Oysa ki nasıl da güzel başlamıştım güne, heyecandan elim ayağıma dolanmıştı bavulumu hazırlarken. Aksilikler evden çıkmadan bir bir dizildiler yakama. Kaçırılan otobüsler, uçağın tehiri, İstanbul’a indikten sonra trafiğin kilitlenmesi ve toplantıya geç kalışım sıradaki zorluklarımdı. Tam sakinleştim dediğim anda gelen bir haber beni alt üst etmeye yetti de artı bile. Koruyucu bir kalkana ihtiyacım olduğunu düşünmeye başladım. Bildiğim tüm duaları okudum yığıldığım koltukta. Toplantı nasıl geçti, nasıl sonlandı hatırlamıyorum bile. Binadan çıkışım bile olaylı oldu. İlk gelen araca atladım nereye gittiğini bile bilmeden…

Derken kendimle baş başa kalmışım…

Birden yalnızlığımı fark ettim o koca kalabalığın içinde. Hiç kimseyi tanımadığımı ve gidecek yerim olmadığını düşündüm. Dikkat ettim de ertelenmiş mutlulukların yaşanmaya çalışıldığı ve hayatından memnuniyetsiz insanların telaş içinde koşuşturmalarına sahne olan bir şehirdi İstanbul. Aşık olduğum bu şehir. Bir dostum;” her şehir eğer bekleyen ya da beklenen bir sevgili varsa aşık olunacak şehirdir” demişti. Ne kadar doğru, ne kadar haklıymış.

Bilmediğim bir yöne sürükleniyorum…

Birden kendimi Beşiktaş iskelesinde buldum, bir ses beni çağırıyordu. Hani o deliler gibi görmek için çıldırdığım, yosun kokuları ve oynaşan dalgaları ile boğazın serin gibi görünen ışıltılı suları bana sesleniyordu. Kaybolan ümitlerim yeniden doldu yüreğime. Yürümeye başladım iskeleye doğru. Nereye gittiğini bile sonradan öğreneceğim deniz otobüsüne binmek için önce jeton aldım sonra tam kalkacakken atladım güvertesine.

An be an yaklaşıyorum…

İşte olmuştu binmiştim, yan güverteye geçtim, hem nemden hem de her gün defalarca tutulmaktan cilası gitmiş korkuluklara dayandım ve saçlarımı savurdum rüzgara doğru. Güneşin artık el sallayarak veda etmeye başladığı ve ışıklarını saçlarımın tellerine iliştirdiği anda yüreğimi buruk bir kalp ağrısı ezmeye çalıştı. Gözlerimin, bu şehrin en güzel yeri olması ve gün batımında kendini ispat edercesine derin bakmasına engel olamıyordum. Süzülen yaşların birinin adını hüzün diğerininkini de sevda koymuştum. Dalgalar çığlık atıyordu martılar başımda dört dönüyordu sevinçten. Bana ne de yakışıyordu deniz, martılar, gün batımı… Yüreğimin coşkusu yüzüme yansımış ve gülücükler dağıtıyordum artık.

Yolculuğumun sona erme zamanıydı…

Göz açıp kapayıncaya kadar Üsküdar’a geçmiştik. Akıp giden insan seline kapılıp iskele müdürlüğünde buldum kendimi. Yasak olduğunu bile bile denize daha da yakın olmak için tel örgülerin arasından sıyrıldım hayalet gibi. Nefis kokusunu biraz daha içime çektim gözlerimi kapayarak. Dışarıdaki kalabalığın gürültüsünü duymuyordum bile. Sonra gözlerimi araladım baktım etrafıma, ıslık çalarak taş betonu yalayan dalgaların bana ulaşmaya çalışırkenki heyecanını görmezden gelemedim, az daha yaklaştım. Elektrik direğinin üzerinde martılar takıldı gözüme. Biri kanatlanıp uçarken diğeri gelip kuruluyordu direğin tepesindeki yuvalarına. Bu böylece devam etti durdu. Martıların seninle beni canlandırdığını hayal ettim. Bir yuvamız var ve ikimizden biri mutlaka sahip çıkıyor. Çığlıkları bizim şarkımızı kulaklarıma fısıldıyordu.

"Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar
Sevgilim sen olmasan yaşamak neye yarar"

Güneşin göz kırparak en güzel rengini gösterdiği son dakikalar…

Usulca yedi tepeli şehrin bir tepesinin ardına gizlenmeye çalışan güneşin ılık kolları, martıların artık sessizleşen çığlıkları, dalgaların neşeli kahkahalarını bastıran deniz taşıtlarının çıkardığı çeşitli gürültüler dalıp gitmeme sebep olmuştu. Çalan düdükten sonra ancak kendimi toplamaya çalışarak rıhtımdan çıktım o hengameli kalabalığa doğru. Bakındım sağa sola tanıdık bir yüz ararcasına. Tanıdık gelen sadece havanın rengini değiştirdiği bu saatte evlerine gitmeye çalışan yorgun insanların son güçleri ile yürümeye çalışmaları idi.

Ben ise yine yalnızdım… Sen vardın bir yerlerde ama bana uzak, bana çok uzak… Çokkk…

Yüreğimin aktığı o an…

Birden çalan telefonum ve kaskatı kalan ben, karşımdaki; "İstanbul’dayım" diyen sen. Bana geleceğini, benim olacağını söyleyen sen. Yüreğimin çırpınışları o an da martıların kanat sesini bastırdı. Gözlerimden fırlayan çakmak çakmak bakışlar ve süzülen yaşın adı da sen. Titreyen ellerimle çok zor tutmayı başardığım telefonda sadece diyebildiğim; "evet evet gel… Üsküdar’dayım gel....... gel sevgilim gel…"


Z/S

15 Ocak 2008 Salı

SOBELENMİŞİM OY OY ..AYLİN DOKUNMUŞ...

ben küçükken: pek fazla hatırladığım birşey yok ama anlatılanlar kulaklarımızda yer etmiş sanırım...
çok akıllı bir çocuk, hareketli ama yapma deyince söz dinleyen...ailenin ilk ve tek kız torunu olmanın verdiği şımarılık da cabası...ve bir sabah babamın "bakın kiraz çıkmış ağaçta " " hadi toplayalım " diye bahçeye çıkardığı ve topladığımızı ancak yıllar sonra o ağacın leylak ağacı olduğunu ve bize süprız yapmak için tek tek dallara kirazları yerleştirdiğini öğrenmiştim...5 yaşında falanım bu arada...


aslında ben :Hayatı hep mücadele ile geçmiş, kendinden çok etrafındakileri düşünmüş, tuttuğunu koparan, kitabında imkansız diye bir şey yazmayan, yürekli, çılgın, aşka aşık, aklına eseni yapan, olmayacak şeyleri olduran, gezmeyi, yemeyi, içmeyi, alışverişi seven, her türlü ilginçliğe bayılan, sinirlenince gözü hiç bir şeyi görmeyen, pratik çözümler üretebilen,mutfakta değişik şeyleri denemeyi seven, hesap kitap işinden anlayan, başın sıkıştığında ilk olarak koşabileceğin, iyi bir dost, arkadaş ve yüreği bitmek tükenmek bilmeyen sevgi dolu

ilk kopyam: inanın hatırlamıyorum, çektin mi derseniz .heheee çekmem mi delisiniz...

en saçma huyum: off çok zor bir soru geçelim mi

bence cep telefonu: işim

aşk bence : herşey, yaşamın anlamı, olmazsa olmazım...birçok aşk var yüreğimde...Allah, motor, gitar, edebiyat vs.

sevdiğim bloglar: yeni yeni keşfediyorum daha sonra söyleyeyim...

ben kimi sobelesem ki? bulhazı sobeledim...