13 Kasım 2010 Cumartesi

BULUTLARIM








Her ruh halime bir bulut topluluğu şeçtim, ya siz hangi bulutumu hangi ruh halinize seçerdiniz?


Z/S

8 Kasım 2010 Pazartesi

Her günümüz bir macera


Yine bir macera daha sonlandı ailemizde.

Geçtiğimiz günlerde annemin evinde banyodaki küvette bir arıza oldu, ortasından çatladı ve değişmesi gerekti. Gel gelelim kim değiştirecekti. Onca ısrarlarıma rağmen annem bizim küveti balyozla kırıp, altına da fayans döşememize onay vermedi, ona göre biz yorulmamalıydık, başka yerlerden kısıp bu iş için usta tutulmalıydı. Uzun uğraşlar sonucunda eve gelen ustalar arasından birine karar verdik, karar verdik vermesine de sanırım usta bize karar verememiş. Adamcağızın sürekli bir işi çıktı ve gelmesi gereken günden 4 gün sonrasına kadar gelemedi, malum işleri ve bahaneleri çoktu. Arabasının arızasıda çabası. Birde işsizlik var deriz ama iş var usta yetişemiyor.

Başka bir usta bulmak için hemen kolları sıvadık, ilki bize 5 gün kaybettirdikten sonra daha fazla vakit kaybedemezdik malum banyo kullanılamaz durumda idi. En son birde içine çökmüştü. Ustanın yenisini bulduk , bulduk ama hay bulmaz olaydık, bir ukala bir kendini beğenmiş ki sanırsınız çok ünlü heykeltraş. Ne söyleseniz bir cevap, ne sorsanız bir suratsız, gözlerde lanetteyin bir bakış. Elimden alamayacaklar adamı biraz daha bu tavrına devam ederse, farkında değil.

Ertesi sabah geldi başlayacak işe, demez mi "çuval lazım molozları taşımak için gidin alın gelin". Nasıl yani çuvalıda mı biz alacaktık. Ya sabır çekiyorum ama sanırım sesli çekmişim ki aramızda elektirik negatifleşti. Çuval krizi çözümlendi bu seferde "bunları kim taşıyacak" demez mi, neymiş araba lazım mış, nakliye şu kadarmış vs vs. koptuğumu hatırlıyorum gerisi silik hafızamda.

Annemiz rahatsız olduğundan kardeşlerden hangimiz o an müsaitsek yardıma koşuyoruz her evlat gibi. Ama bu gelişmeler sonunda hepimiz çok gerildik, sıçradım sıçrayacağım adama, zaten kendi işlerim başımdan aşkın. 2 metrekarelik yer için fayans ve malzemeleri aldık, mağaza sahibi "ben yollarım malzemeleri depodan getirteyim" dedi ve bizi evimize güzelce yolcu etti.

Ama aradan saatler geçmesine rağmen fayanslar ve malzemeler gelmedi, usta da kaçtı "yarın sabah gelirim" diye. Ve bir telefon; malzemelerin geleceği araç trafikten çekilmiş içinde bizim fayanslar, ve otoparka o geceleyecek bizim güzel pembecik fayanslarımız. Nasıl bir şansdır bilmem ama o gecede devam etti evde inşaat dağınıklığı..

Ertesi sabah gelmiş bizim usta müsvettesi ve 30 dk da sözde fayansları döşemiş ve gitmiş. İlk gün 45 dk ikinci gün 30 dk ve oh ne güzel kazanç, ama gelin görün ki yaptığı iş berbat. Geldiğimde zaten şok yaşadım, ben çok daha güzel yapardım diye. Duvardaki fayansların derzleri eskimiş ve yapması için rica etmiş annem ama adam ona da bir cevap verip duvarları yapmadan almış parasını kaçmış.

Ve baktık ki su için gider yeri yapmamış, onada sorunca yok şöyle olmaz böyle olur derken bunaltmış kadını ve annemde içinden " hadi yap ve çık git ne yapacaksan " demiş. Ee şimdi ne olacak, ne mi olacak biz yapacağız bundan sonrasını, kolları sıvadık giriştik duvarların derz dolgularını yapmaya, neyse o ya da bu şekilde çok daha güzel bir iş çıktı ve hiç olmazsa huzur içindeydik. Duvarları biz yaptık, çuvalları biz attık, mermeri biz kestirdik ve yere yerleştirdik ama parayı usta ? aldı...Ne güzel değil mi...

Usta demek sözlük anlamı ile "Bir zanaatı gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına yapabilen kimse." demektir. Ama şimdilerde herkes ustayım diye salınıyor, (lütfen gerçek ustalar üzerine alınmasın).

Şimdi siz ne dersiniz bu yaşananlara...Ülkemizde niye herkes kendini kedi olmadan fare yakalayıcı sanır ki...

Z/S

24 Ekim 2010 Pazar

Tarihimizi yaşatmak



Hepinize şu sıcak yaz günlerinde yeniden merhabalar…

Hayırlı Ramazanlar...
Umarım güzel bir zaman dilimi geçirdiniz bir ay zarfında. Geçen sayımızda size yazdığım “gözlerinizi kapayın on’ a kadar sayın derin nefes alın” önerimi uyguladınız mı, uyguladıysanız ve kendinizi biraz olsun yaşadığımız bu hızlı tempoda rahatlamış hissetiyseniz ne mutlu bana…
Bu köşemizde sizlerle hayatımızdan bazı zaman dilimlerini paylaşmak istedim ve ilk yazım olması dolayısıyla da bazı hatalarım aksaklıklarım oldu Temmuz sayımızda , bu yazımızdan itibaren sizlerin çok daha keyif alacağı şekilde bir sayfa olması için çaba göstereceğim.
Bu sayımızda paylaşmak istediğim bazı konular hazırlamıştım sizlere fakat geçen ay ülkemizin en güzel yörelerinden birine hafta sonu ziyaretim oldu ve birden yazımızın konusu değişiverdi. Bu sayıda sizinle oraları, yani batımın kuzeyini, aynı zamanda tarihimizi paylaşmak istedim ve aslına bakarsanız yazmadan duramadım. Neredeyse soluk soluğa dinlediğim, nefesimin kesildiğini hissettiğim tarih dolu, acı dolu, başarı dolu; adı cesur, ölmeyi kendilerine görev edinmiş insanlarımız sayesinde tarihimize yazılmış olan bir şehir. Bir yandan göğsümüzü kabartırken bir yandan yüreklerimizi acıtan bir devrin yazıldığı topraklar...
Fatih Sultan Mehmet henüz İstanbul’u feth etmeden önce boğazları savunmayı hedeflemiş ve bu amaçla yaptırmış olduğu kalelerden birisinden ismini almış olan, buram buram tarih kokan bir şehir. Üç kez adı değişmiş bu kalenin , işte anlatacağım yer Kale-i Sultaniye, Çimenlik ve en son Çanakçılar adını alan kalenin içinde bulduğu şehir Çanakkale…
Çanakkale’nin ismi Anadolu yakasındaki Çimenlik kalesinden geliyor. Bu bölgede zaman içerisinde çanak çömlek işi çok ilerlemiş ve çanakçılar olarak kalenin ismi değişmiş, bölgenin de ismine de 17. yüzyılda Çanakkale denmeye başlanmış. Şimdi gelelim ön bir bilgiden sonra gezimize.
Hava epey sıcak ve aslında dışarı bile çıkmak istemiyorum ama bir gün önceden Gelibolu yarım adasına tarihi bir gezi yapmaya karar verdiğimizden ( iyi ki gitmişim ) sabah sekizde vapur iskelesinde güne hazır ve nazır buluyorum. Daha önce iş dolayısı ile birkaç kez gittiğim bu şehirde vakit bulup hiç karşıya geçip de tarih dolu, o topraklar üstünde yaşananları paylaşmamıştım. Sadece okuldaki kitaplarda okutulanlardan öğrendiklerimizle yaşıyormuşuz oysa ki nasılda eksikmişiz, görmeden gezmeden, iyi bir rehberden dinlemeden kimse ama kimse birinci dünya şavaşında ülkemiz ve cesur halkımızın yaşadıklarını bilemezmiş. Çok geç kalmışım gitmek ve o anları yaşamak için çok geç, lütfen siz bari geç kalmayın mutlaka gidin, görün, yaşayın, hissedin...
Neyse çıkıyoruz yola, önce vapurla Eceabat' a geçiyoruz, içimizde büyük bir çoşku... Masmavi deniz, boğaz muhteşem, sessiz, dingin sulardan süzülüyor vapur bir kuğu gibi. Nereye bakacağını şaşırıyor insan, biran tam önümüzden boğazlara paralel geçen, beş tane yelkeni olan bembeyaz kocaman bir tekne geçiyor, ağzı açık izliyor çoğu yolcu bizim gibi. Muhteşem endamı ile hayran bırakıyor çoğumuzu. Derken geliveriyoruz hemen karşıya yani Eceabat'a. Sonra tur otobüsümüze biniyoruz ve kendinin rehberimiz olduğunu söyleyen yirmibeş yaşlarında olduğunu sonradan öğrendiğimiz cici bir bayan bize eşlik ediyor ve yola koyuluyoruz..
Önce yarımadanın kuzeyinden başlıyoruz, otobüs hareket halinde iken rehberimiz sürekli geçtiğimiz ve gideceğimiz yerlerle alakalı bize bilgi aktarıyor, öyle bir anlatıyor ki sanıyorsunuz savaşı yaşamış, ve işte sizde onunla birlikte yaşamaya başlıyorsunuz. Bir ara gözlerimden pıtır pıtır dökülüyor yaşlar. Yanımda iki tonton bayan var ve hem ağlıyor hem alkışlıyorlar duydukça askerlerimizin en zor şartlarda bile nasıl cesurca savaştıklarını. İman gücü ile kaldırılan top mermilerini, susuz, yiyeceksiz, yer yer soğuk hava şartlarında ülkemizi savunmak için canını dişlerine takarak çırpınmaları. Anlatacak öyle çok şey var ki ama burada sadece hissettiklerimi yazmak istiyorum çünkü detayları yani gerçek tarihimizi sizlerinde gidip yüreğinizle kendinizin yaşamasını istiyorum. Zaten satırlara sığmayacak onca kahramanlık, komple yitirilmiş 16-25 yaşlarındaki 57 inci alay, Hasan çavuşlar, Seyit onbaşılar, Yahya çavuşlar ve binlerle isimsiz kahramalar...
İnanılmaz ve çok özel birgün yaşıyorum , duygu yüklü, gözyaşı dolu, göğsüm kabararak dinliyorum rehberimizi, boğazıma düğümleniyor her cümle, tüylerim diken diken oluyor, şimdi bastığım her toprakta şehit atalarımızın kanları mı var diyorum sessizce, adımlarımı bastığım her yerden gaipten sesleri geliyor sanki dinledikçe toprak anayı. Yüzlerce şehidimiz hatta isimleri bilinemeyen binlerce şehidimiz hakkınızı helal edin bizlere, sizin ne zorlukla koruduğunuz toprakları bizim bu kadar kolayca kaybetmemiz, ellerimizle satmamız inanılmaz değil mi, şimdi devlet adamlarımız gelse de gözleriyle görselerdi, yürekleriyle dinleselerdi tarihimize bir dönüm noktası olan bu savaşımızı, acaba yaparlarmıydı bu güzel topraklarımıza bu adaletsizliği... Hakkınızı helal edin bize diye sesli olarak ağlıyorum, otobüsün içinde yüzü bizlere dönük olduğundan rehberimiz farkediyor ağladığımı ve gülümsüyor hafiften. Aramızda bir sıcaklık oluyor birden, beni anladığını biliyorum çünkü bu kadar yürekten yaşayarak anlatması onunda yüreğinin bir parçasının da bu topraklarda, kanlı koylarda kaldığını gösteriyor.
Yanımdaki hanımlardan biri olan Sevgi hanım Sinoptan gelmiş dedesinin temsili mezarına, ölmeden önce bir kez olsun görmek umuduyla bu savaşta kaybettiği dedesinin mezarına. Kadın ağlayarak camdan anıt mezarlarda dedesinin adını arıyor ve yardım ediyoruz ona bulmasında. Birden boğazıma birşeyler düğümleniyor, bulmanın verdiği sevinç mi yoksa burukluk mu, bilemediğim duygular. Ve dua ediyoruz mezarın başında, altmış yaşlarındaki kadın hıçkırıklara gömülüyor. Anı olsun diye fotoğrafını çekiyorum. Yürümeye devam ediyoruz büyük abideye doğru.
Biraz ötede anıtımızı görüyoruz, devasa büyüklükte. Aslına bakarsanız altmış metre yüksekliğinde anıt muhteşem görünüyor ve sanırım boğazların girişinde görülmemesi imkansız bir noktada. Tüm boğaza hakim bu anıt, en tepesinde 1,60 lık bir yükseklik olduğunu anlatıyor rehberimiz ve bu yüksekliğin de Atamızın boyundan esinlenerek eklendiğini söylüyor. Bu arada İngilizlerin ve Anzakların bile bizden önce birer anıt yapmış olduklarını duyunca içim buruluyor, benim şehidim bunu çok daha fazla hakederken niye biz çok yakın bir tarihe kadar şehitlerimiz için bir anıt bile yapmamışız.
Nasıl oldu bilmiyorum ama birden aklıma aile fertlerimden biri ile yaptığım bir konuşma geldi, neden bu anıtın üstüne çıkıp çevreye hakim noktadan bakamıyoruz diye, oysa ki belli bir ücreti bile olsa bir asansör yardımı ile çıkılsa aynı zamanda bir gelir kaynağı da olurdu Çanakkale'ye. Yılın her zamanı yerli yabancı turisti eksik olmayan bir noktanın bırakın en tepesine çıkmayı etrafına ip çekmişler ve yaklaşamıyorsun bile. Biz ne malımıza sahip çıkabiliyor ne de onu yüceltmesini biliyoruz. Derin bir ah çekiyorum ve hemen anıtın yanından boğazın Ege denizine birleştiği yerleri görüyorum. Cennet vatanım deriz ya işte öyle bir yerdeyiz ki hayran olmamak imkansız, boğazların denize birleştiği yerdeki
o görüntü hiç aklımdan çıkmıyor.

Saat ilerliyor ve sıcak iyice artıyor ama hiç bitmesin dediğimiz zamanlar yaşıyoruz. Grupta yeni evli iki çift var yurtdışından gelmişler, ayrıca iki kız kardeş ve avrupalı olduğunu tahmin ettiğim bir erkek arkadaşları ve yurdun dört bir yanından gelmiş yaklaşık 25 kişi heyecanla arabadan iniyor, rehberimizi dinliyor, yürüyor, geziyor, fotoğraf çekiyoruz. Zaman zaman siperlere inmek, kulaklarımı toprağa dayamak istiyorum sanki bana anlatacaklarını dinlemek için toprağın ama yapamıyorum cesaret edemiyorum buna. Basmaktan hep çekinerek geziyorum hep sesizce saygı ile anıyorum tüm mehmetciklerimizi, dinledikçe inanamıyoruz onca zayıflamış, yorgun düşmüş bedenlerin var güçle savaşmalarını. Bir karış toprağımızı, vatanımızı vermemek için ne boyuna ne posuna ne yaşına bakmadan eline ne geçirdi iseler vatanımızı savunduklarını duydukça hakkınızı helal edin diye kısık sesle aramızda konuşuyor ve bir kaçımız gözyaşlarımızı tutamıyoruz.
Yanımızdaki diğer hanım da altmış yaşlarında, aslında çok rahatsızlıkları olduğunu buna rağmen burasının havasının ona iyi geldiğini, sabahın erken saatlerinden güneşin yaktığı ve sıcaktan kaynattığı bu saatlerde hiç erinmeden, koşar adımlarla ülkesinin en büyük tarihinin yazıldığı savaşlarının olduğu, taşı toprağı karış karış yürüdüğünü ve gerek boğazların havasının gerek de bu yerleri görmenin ona çok iyi geldiğini anlatıyor arabaya binerken. Çok ama çok geç geldiği içinde hayıflanıyor Gelibolu yarım adasına, topraklarımızın en kanlı yerlerine, öykülerle dolu zamanlarına. Gözleri hep buğulu dinliyor rehberimizi. Rehberimiz harika anlatımı ile çoşkuyu veriyor içimize, sanki yıllar öncesini yaşatıyor bize,o zamanları, nefes nefese saldırıları, ğöğüs göğüse verilen mücadeleyi, dökülen kanları, her şeyi ama herşeyi öyle anlatıyorki sanki etrafımızda savaş var ve biz ortasındayız gibi hissediyorum, hatta bir ara bir ağacın ardına yanaşıveriyorum gayri ihtiyari bir mermi gelmesin diye. Çok ama çok teşekkür ediyoruz her adımda bize tarihimizi canlı canlı yaşatan rehberimize, daha güzel anlatılamazdı eminim tarihimiz, biraz aklıma geç gelmekle birlikte videoya çekiyorum rehberimizin anlatıklarını çünkü unutmak istemiyorum ve bir kez daha sesli dinlemek ve yaşamak istiyorum her şeyi.

Bu vatan ne şehitler verdi ne çok insanımızı pisi pisine kaybetti sırf müttefik devletlerinin yanında yer almak adına yanlış alınmış bir kararla. 1915 de verdiğimiz kayıpları öğrenince çok sinirleniyor ve üzülüyorum. Bir ülkenin dört müttefik ülkeyle onbeş ülkeye karşı savaşması ve topraklarını korumak adına canlarını hiçe sayarak savaşa girmesini burada yazmakla bitiremem. Çok değil dört yıl sonra kurtuluş savaşımıza geldiğimizde ülkemizin en genç savaşa gidecek nüfusun yaşı 40 civarındaymış. 1. dünya savaşında tüm genç nüfusumuzu kaybetmiş olmamız, tüm okumuş aydınlarımızı, gençlerimizi kaybetmiş olmamız nasıl bir olaydır, bu ülke nasıl toparlandı, nasıl yetiştirdi yeniden doktorlar, mühendisler, öğretmenler... Ne zor aşılmış o dönemler ve biz ne kadar kolay yıkıyoruz herşeyi...
En son Mustafa Kemal' in karargah evini kuduğu köye götürüyorlar bizi. İki katlı ahşap bir ev, iç avluda duvarın birine İstiklal marşımız, Gençliğe hitabe çerçevelenmiş duruyor. Yukarı katta bir tek çalışma masasının gerçek olduğunu öğreniyoruz ve dokunmak istiyorum her köşesine o masanın. Evet yıllar önce burada o vardı, kararlarını işte bu 6-7 metrekarelik odada almış kurmayları ile. İnanılmaz geiyor bana , şimdi çıkıp geliverecekmiş gibi geliyor kapının ardından.
Arada anlatmadığım öyle cok yer, öyle olaylar var ki yazsam ne buraya sığar ne de benim anlatmamla size etkisi kendinizin görmesi dinlemesi gibi olur. Gelin, görün, dinleyin ve yaşayın ama geç kalmadan... Alın çocuklarınızı getirin ve görsünler bu toprak parçasını...
Artık Çanakkale'nin bendeki yeri hep çok farklı olacak, ve özellikle boğazın tam karşısında yazan “DUR YOLCU” ve temsili askerimiz her o bölgeye gittiğimde görmeden dönmeyeceğim bir yer oldu. Hatta ertesi akşam üstü güneşin yavaş yavaş el sallayıp saklanmaya hazırlandığı esnada gözlerim mi yanıldı acaba diyene kadar karşıdaki “DUR YOLCU” nun hemen yanında bana bakan iki mehmetcik gördüm, mesafeyi kestiremeyeceğim ama bakıyorlardı işte oradan tam boğazların karşıısından. Yüzlerinde o yorgunluk, bitmiş tükenmiş bir görüntü beni biran altüst etti, sanıyorum yardım istiyorlardı ve acı çekiyorlardı. Üzerlerinde eskimiş, yırtık, solmuş kıyafetleri hele o bakışları hiç gözlerimin önünden gitmiyor. Sanki dünden beri beni takip etmişler ve söylemek isteyip de söyleyemedikleri bir şey varmış gibi donuk bir ifade ile bana bakıyorlardı. “Vatanımız için canımızı verdik ve size teslim ettik ya sizler sahip çıkabildiniz mi “ diyorlardı, ezildim küçüldüm karşılarında. Oysa ki göğsüm kabararak “ size çok şey borçluyuz evet ama bakın emanetizi koruduk yücelttik” diyebilmek istedim, olmadı...
Sustum bakakaldım... Birden kayboldular... Bakındım sağa sola ama yoktular, yoktular işte. Ne demek istemişlerdi neler diyeceklerdi, neden birden kaybolmuşlardı. Kırmışmıydık, üzmüşmüydük, haklarını helal etmişlermiydi bize...
Boğazın tam karşısında Kilit bahir tepelerinde yazan “DUR YOLCU bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir ” yazısına iyice bakıyorum ve seslice okuyorum. Yaşanmış bir asrın öyküsünü nasılda güzel anlatıyor şu kısacık cümle.
Şimdilerde 18 MART Üniversitesi sayesinde gençliğin yoğun olduğu bu şehir olsada ben ve benim gibi duyarlı herkesin boğaza baktığında “DUR YOLCU” nun önemini içimizde hissedecek karşımda bana bakan Seyit onbaşıyı, Hasan çavuşu solmuş, bitap düşmüş yüzlerini en çok da gözlerindeki anlamlı bakışı hep göreceğiz sanırım.

Çanakkale’ yi gezip görmeyen ve tarihini bilmeyen bu vatanın kıymetini bilemez diye düşünüyorum. Yurdumuzun tüm köşelerinde muharebeler yaşandı kuşkusuz ama sanırım en önemlilerinden biri bu topraklar üzerinde gerçekleşti. Tüm şehitlerimize ALLAH tan rahmet diliyor ve biz torunlarına, geri kalanlara bu vatanın kıymetini bilmelerini ve korumalarını, bilmek istemeyenlerin başka yere gitmelerini tavsiye ediyorum.

Sevgilerimle...

20 Haziran 2010 Pazar

ÇİZGİ


ilk kez üşümedim iğde'm
sarmaladın içimdeki titreyen kızı
sakinliğinle
vakit çok geç olmadan girmeliyim mabedime
sesimdeki çatlağımdan vazgeçtim güneşi doğurmalı sabaha
bir avucumda birbirine dargın gül ve karanfil
diğerinde biriktirdiğin öpüşlerin
önceleri çizgiydin şimdi nokta....

Z/S

19 Mayıs 2010 Çarşamba

YARENLİK

Evet düşemedik biz aşka. Ve onca geçen dakikaların yüzyıllara dönüşmesine engel olamadık.
Bir hilaldiniz gözlerimde,
içimde çoktandır olmayan bir sıcaklık, ve güven duyma isteğiydiniz.
Niye hiç tanımadığımız yada sadece birkaç kez gördüğümüz birini bu kadar özleriz. Niye sessizlikte bunca gürültü kafamıza kamp kurar.

Yaşayamadıklarımıza içimdeki coşkuyu da eklediğimde onca ağırlıkla başımı yastığa koyuverdim.

Evime, yuvama, ruhuma kavuşmuştum kavusmasına da huzurum dediğim siz niye yanımda değildiniz. Niye kırgın niye yorgundum...

Zamansız bir aşk ziyareti yüzünden; farkındasınız değil mi. Benim sevgime inanmıyorsanız içimdeki ateşi körüklemeyin, söndürmeye de çalışmayın çünkü onlar benim gerçeklerim...

Yine herşeye rağmen güneşim doğmaya devam edecek. Peki ya siz yarenliğim olmayacak mıydınız ...

Z/S

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Güneş yanım da sönük kalmalı

Karşımda ışıkları ile göz alıcı duran kalenin haşmeti etkiliyor önce. Sonra şelaleden akan suların çıkardığı çığlıklar. Bir kafedeyim, dayanamayıp kalemi kağıdı çıkarıyorum çantamdan. Her daim yazı defteri ile gezmenin verdiği bir alışkanlık olsa gerek.

Tam karşımda kocaman bir park ve içinde yel değirmeni, cıvıl cıvıl insanlar. Bu sene havaların mevsim normallerinin dışında gitmesi bir yandan canımı yakarken bir yandan da yeni bir mevsimin başlaması heyecanlandırıyordu. Ağaçlar, kışlıkları üzerinden atsam mı atmasam mı diye düşünürken tomurcuklar dayanamamış ve biz geldik diye çıkıvermişler dalların ucundan. Topraktan baş vermiş geçen yıldan kalan çimlerin dayanıklıları. Böyle havaların olmazsa olmazı olan minikleri de unutmayalım, topları ve bisikletleri çıkmış tozlu depolardan. Bense oturmuş bakınıyorum etrafımda ki yaşanmışlıklardan bir pay çıkarabilir miyim diye.

Birden yıllar öncesi anılarıma dalıyorum. Kalbimin ilk çarptığını hissettiğim o sıcacık, tertemiz duyguların yaşandığı küçük mahallemize gidiyorum. Akşam üstleri uzaktan da olsa sırf onu görebilmek adına, evden on, on beş dakikalığına kaçtığım, heyecandan tir tir titrediğim, tanıdık birilerine yakalanma korkusu en çok da babama. Sabah olunca ayna da süslenip bahçeye çıkmak keyif verirdi. Hani kapımızın önünden geçerken belki beni görür de aklı kalırdı. Salına salına geçerdi; o da izlendiğinin farkında. Saçlarını eliyle düzeltir bir yandan da göz ucundan keserdi. Hey güzel Allah’ım nasılda güzel günlerdi. Hem korkudan ödüm patlar hem de yüreğinin götürdüğü yere giderdim.

Günlerden bir gün ilk aşkla yaşanan heyecan doruk noktasına tırmandı, çünkü ertesi gün buluşacağız. İçim içime sığmıyor. Anneme bir mektup yazıyorum bahçenin bir köşesine saklanıp. İşte o yıllardan gelir yazma merakım. Hiç veremediğim ve yıllar sonra ilk okul dosyasının arasından bulduğum diğer mektuplar gibi…

Yıllar sonra şimdiki evime taşınırken elime geçen bir karton kutuda buldum tüm mektuplarımı. İlkokul karnelerim, takdir ve teşekkürlerimle beraber sarmışım sıkıca. Açarken yine aynı heyecanı duymaya başladım, titreyerek açtım sanki anılarım kaçacaktı. Birer birer başladım mektupları okumaya, birden bütün oda değişti döndüm lise yıllarıma. O an bir de bana sorun nasıl buldum heyecanla o mektubumu. İşte şimdi yazıyorum sizlere.

Bilmem sana bu duyguyu nasıl anlatsam…
İçim içime sığmıyor annem ,
Heyecandan kanatsız uçmak geçiyor içimden
Bir yanım çok mutlu ve içimi ateş basmış
Bir yanım da suçlu ve ürkek, üşümekte
Ah annem ah sana söyleyebilseydim aşık olduğumu
Ne bileyim utandım mı korktum mu
Ama gözlerine bakamadığımı hatırlıyorum,
Sanki anlayacaksın da ertesi gün dışarı çıkmama izin vermeyeceksin diye
Öyle korkuyorum ki
Nasıl hoş olurdu senle paylaşmak
Bu ilk heyecanı ,mutluluğu annem

Yarın çok güzel olmalıyım anne
Güneş yanımda sönük kalmalı
Serçeler eşlik etmeli şarkımıza
Başımda papatyalardan oluşan bir taç
Yarın çok ama çok güzel olmalıyım
Gözlerimin içi ışıl ışıl ellerim titriyor heyecandan
Ah annem ah sana söyleyebilseydim aşık olduğumu
O ilk heyecanı paylaşabilseydim seninle
Yarın çok güzel olmalıyım anne
Baharla beraber açan çiçekleri ,
Tomurcuk vermiş dalları kıskandırmalıyım
Kelebekler gibi uçuşmalıyım
Mektubu yazdım ama verebileceğimi sanmıyorum
Belki bir gün anlatma cesaretim olursa…
Yada
Sen önce bulursan mektubu
Ne olur affet beni anne …
Affet bu duyguları sensiz yaşadığım için…

Gözyaşlarım indi inecek etrafımdaki masalardan bana bakmalarını istemediğim için zor tutuyorum. Gençliğimizde çok saftı duygular, kirlenmemiş, çamur atılmamış. Tertemiz aşklardı. İşte bu aşklar için ağlanırdı. Ağladım da hem de hıçkıra hıçkıra , başımı yastıklara gömüp ağladım. Sanki gözümden akan boncukları bir yandan yastığımın üzerinden toplamak bir yandan da ne kadar ıslanmış yastığım diye düşünerek ilgiyle izlerdim. Oysaki şimdi yaşanan sevdalara daha bir üzülüyoruz değer mi değmez mi emin olmadan. Daha içli ağlıyormuşum gibi geliyor .
Biraz irdeleyince düşüncelerimi, ağladığım aşklar mı yoksa giden tertemiz ilişkiler mi diye beni düşüncelere zerk ediyor. Nerde o yılların silip götürdüğü dost diye bildiklerimiz. Nerde o sevgililer, nerde o masum kızlar oğlanlar…Laçkalaşmış ve cıvımış ilişkilerden oluşmuş bir dünya olduk .


Ah ne güzel günlerdi diyemeden geçemiyorum. Biliyor musunuz annem hala okumadı o mektupları…

1 Mayıs 2010 Cumartesi

DOĞUBATI

DOĞU’ma

Karadut tadındaki dudakların
Ay ışığında çırılçıplak dolaşan ayakların
Uzan yamacıma
Dokun sırmalarıma

Mis kokuyor mu, yumuşacık mı
Karmaşık mı
Duyguların gibi

Garip bir telaş içinde misin
Gözlerin fer fecir
Zaman sustu, duvarlar dinlemede

Sessizlik...

Giderken dönüp el sallayışın sonsuz gidiş mi
Elbet birgün geleceğim mi

Bütün duygular baharatlı
Gözyaşı sonuncu

Sen de ağladın ya eridi içim
Gittin ya
Gözlerim dimağında kaldı...



Sustum
Sessizce gitmesini bilenlere
DOSTÇA KAL...

Z/S

24 Ocak 2009 Cumartesi

BOŞVERECEKSİN BAZEN

Uyurken yarın uyanacak mıyım kaygısı duymadan; kendini uykunun kollarına teslim edeceksin.

Bir parça kuru ekmekle, bir tas suyla dünyanın zengini olmanın, mutluluğunu yaşacaksın.

Nefes alırken; ciğerlerini yırtarcasına alacaksın ki yaşadığının farkına varacaksın.
Boş vereceksin bazen…
Yüreğin kan ağlasa da kocaman bir gülümseme yakıştıracaksın ki yüzüne mutluluğu utandıracaksın.
İşini, evini, telefonunu bilgisayarını randevu defterini atıp bir pantolon bir ceket atacaksın kendini sokağa…
Şöyle kır bayır dolaşıp, özgürce gücün tükenene kadar arkana bakmadan koşacaksın…
Sonra usulca çimlere uzanıp, toprak ananın ninnisini işiteceksin huzurla
Boş vereceksin bazen…
Ağlamak istiyorsan gözyaşlarını akıtacaksın kim ne der kaygısı duymadan.
Bir dosta sarılırken; tüm yüreğinle kucaklayacaksın ki sevgini hissettirebileceksin.
Seveceksen; gözü kara dalacaksın sevdaya sonu ne olur tasası duymadan…
Boş vereceksin bazen…
Yarın ne olacak kaygısı duymadan yaşayacaksın delicesine…
Çünkü yaşamak bir sevdadır; her çağda yeni ad konan…

22 Ocak 2009 Perşembe

GİDENE ''KAL'' DEMİYECEKSİN...!

Gidene kal demeyeceksin...
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere, Hak edene git demek asillere yakışır
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme
Yoksa değersiz olan hep sen olursun...
Düşün...
Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter...
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme
Tükettirme içindeki yaşama sevgisini...
Ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz...

Öyle bir hayat yaşadım ki cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendimi bir sahnede buldum oynadım
Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.

Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım.





NİETSZCHE





........................

15 Ocak 2009 Perşembe

ANKARA'm.... İSTANBUL'um....İZMİR'İM...Hepsininde yeri ayrı....

Ankara, En iyi kalpli üvey ana Bu şehri bu kadar yalın anlatan başka bir şey olamaz sanırım. Sorumluluklarını bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey ana olan Ankara. Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerin bitmesini, rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını, suskun devletin konuşmasını beklerler. Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır. Belki denizi görselerdi beklemezlerdi. Denizi su sanırlar. Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz. Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara'nın göllerinde. Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi gökyüzüyle birleşmesi. O vaatker ufuk çizgisi, o nasıl güzeldir. Her zaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi. İnsanlar Ankara'da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır. İstanbul'da ise durum daha vahimdir. Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir. Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul, ama hayat eli çabuk davranır. Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider. Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular. Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya rağmen, Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır. Ama İstanbullunun hırslı kovalamacasında ne huzur vardır ne de tatmin. Dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler. Hayat kaçar, onlar kovalar. Ama İzmir... İzmir'de hayat beklenmez, kovalanmazda. O zaten sizinle beraberdir. Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır. Mutlulukla dolu, sakin bir sevişmenin tadındadır körfez. Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur, kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle dolarsınız. Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur. Hafta sonları denize doğru bir göç başlar. "Ey hayat, biz Çeşme'ye gidiyoruz sen de arkadan gel" der İzmirliler muzipçe. Ve ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider. Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan IZM harflerine sevgiyle bakıyorum. Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar. Cemal Süreya ........................................ bu yazıyı paylaşmak için değil saklamak için ekliyorum aslında ama okuyanınız olur da beğenirseniz belki yüzünüzdeki bir gülümseme bana da yansır...

31 Aralık 2008 Çarşamba

MUTLU YILLAR

Hepimize huzur dolu, sağlıklı ve bol kazançlı bir yıl dilerim...

2008'in aksine 2009'da güzel günler bekliyorum...


kucak dolusu sevgiler...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

SAYFA KAPANDI

Böylece hayattan bir sayfa daha sağdan sola kapandı. Akşamın kızıllığına gömüldü düşüncelerim.

Neler geçti gitti, neler kattı bana, neleri kaçırdım kim bilir. Acısıyla tatlısıyla bana kalan buruk bir yaşanmışlık, gözyaşı ve çılgınlıklardan sonraki haz ve mutlu bir tebessümdü yüzüme yansıyan. Yine uçtuk biz, birimiz yukarı çıktık birimiz aşağıya indik sonra coğrafyada birimiz sola birimiz sağa uçmaya devam ettik. Kanatlarım kâh kırıldı indi yanlarıma kâh mutluluktan kabardı. Kaybettiğini özlemek ne zor işti, bazen de bile bile avuçlarından kayıp gittiğini hissetmek ve elinde tutmak için bir şeyler yapmaya çalıştıkça yitirmenin daha da çabuklaştığını görmek.

Yeşilin mavisini, siyahın beyazını görebilmekti maharet. Elbet acının içinden mutluluğu, özlemin içinden kavuşmayı bulabilmekti öncelikli gayemiz. Gün doğumu, gün batımı hiç fark etmezdi ölmemiz için, her an hazırdık bütün olmaya.

Söyleyecek onca söz vardı ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardı ki işte bu çaresizlikte hiç bir şey söyleyemedim sadece baktım gözlerine. Ne kadar hızlı geçti senli dakikalar, ne çok sardı sensizlik üşümüş benliğimi.

Hayat benden daha hızlıydı her zaman ki gibi ve yine alıp götürmüştü yaşanan ve yaşanamayan her anımızı.

Yine bir bahar akşamı rastlamak üzere aşka, sevgiliye, sevdiğim bu şehre sayfayı yeni güne çeviriyorum. Ve başımı yaslayacak bir cam kenarı buluyorum düşlerimi de yanıma alarak.



Z/S

9 Temmuz 2008 Çarşamba

SESSİZ ÇIĞLIK

Sessizdi çığlığım, o yüzden mi duymadınız beni… Mücadele edecek gücüm de kalmadı. Sadece gözlerimle konuşmam bundandır. Yazık ki siz de gözlerimden de mahrumsunuz. Oysa ki susmaya değil biz olmaya gelmiştik, hiçbir şey olamadan gitmeye değil. Yürek nasıl bin parça olur bakın, bir daha bakın… Olmuyor sadece bakmakla olmuyor değil mi gören gözler olmadıktan sonra. Sevmesini bilmese insan bu kadar acımaz. Sahiplenmese sevgisini ulu orta bıraksa uçurtmanın kuyruğunu bırakır gibi sanki daha mı iyi olacak. Birbirimizin hiçbir şeyi olmayalım derken her şeyi olmak da neyin nesiydi. İşte şimdi susma zamanı…

Bağırsam ne çıkar dinleyen olmadıktan sonra.. Yakarsam “dinle beni” diye, dönüp ardına bakmadan gidene ne söylenebilir ki kapı eşiğinde.

Onca sakladım kıyamadığım gülüşlerimi, şimdi koskoca bir ömür geri gelse tekrar verebilir mi dersiniz çizgiden sarkıp ağlamaklı mimiklerimi, silebilir mi sizce sancılarımı. Gizlice bir geçit çok aradım size varmaya, hep son anda duvarlar yürüdü üstüme, kapandı gürültüyle.

“çok sevmeyeceksin. O daha az severse kırılırsın, ve genellikle o daha az sever seni senin o’nu sevdiğinden” diye bir söz vardır. Mücadelem sevgiyi taşarcasına vermekti, nereden bilirdim ki fazlasının boğacağını. Nereden bilirdim ki bu kadar çabuk tüketileceğimi. Üzgünüm hem de çok, ama ağızınızdan çıkan söz kalbimden sırtıma vurdu bir defa. Yıktınız hayallerimi, tertemiz duygularla gelmiştim gönül kapınıza. Şimdi kirlenen duygularımı bile düşünmüyorum yalnızca zedelenen onurum beni ayakta durmaya zorluyor.

Kızgın bir yaz güneşi gibi yandı içim, buz gibi sözleriniz ise dondurdu birden beynimi, yutkundum sadece…

Düşlerin ve aşkların en güzeliydiniz, şimdi öyle uzaksınız ki bana, eskiden olsa yanınızda alırdım soluğu ama artık gelmek fikri bile uzak olsun benden…

Bir ruh olmayı deneyen iki beden bazen başaramıyor işte. Öyle güzel di ki gözlerim size bakarken, şimdilerde fırtınalar kopmuş gibi.

Çok sevmiştim demek klasik mi kalır bilmiyorum ama gerçekten çok sevmişim sizi… Erkeğim demişim, efsanem demişim, şu yaşıma erken açan gönül çiçeğim demişim, güzel adamım demişim. Oy oy göğsüm şişiyor sanki, nefes alamıyorum, geceyle gündüz yer değişti birden bire karardı her yer, titremekte olan ben miyim mumum son gücüyle aydınlatma çabasımı.

Hani bir yıldızımız vardı ya, onu kaybettim göremiyorum. Adınız şifrem di ya kilitledim artık o kapıyı da bir daha açılmasın diye. Peri kızınızdım ya o da öldü, çiçeğiniz de soldu artık, haydi şimdi gidin gidebilirseniz. Gelirken “geri dönüşüm yok” demiştiniz ya. Alın başınızı da nereye yeterse gücünüz oraya kadar gidin. Bir yol vardır mutlaka size göre.

Yolunuz açık olsun…


Z/S

2 Temmuz 2008 Çarşamba

HAYATIN İÇİNDEN

Kadın kan ter içinde istasyona girdi. Cebindeki parası ancak trene yetecek kadar kaldığından yaklaşık üç kilometrelik yolu koşar adımlarla gelmişti ve trenin kalkmasına altı dakika vardı. Henüz biletini bile almamıştı. Yol boyunca “o trene yetişmeliyim” diyerek motivasyonunu yüksek tutmaya çalışmış, nefesini düzenli kullanarak temposunu hızlandırıp ancak yetişebilmişti. Gişeye geldiğinde kuyruğu gördü ve istasyonun duvarındaki o şâşalı tarihi saate gözü kaydı, beş dakika kalmıştı. Ya yer bulamazsa, ya binemezse bu trene. Şimdi de bu düşünce beynini kemirmeye başladı. “ Yok yok olur mu hiç, binmek zorundayım, yolumu gözlüyordur şimdi” “ Eğer yok derlerse yalvarırım, anlatırım durumu “ diye geçirdi aklından. Dört dakika kalmıştı, son yarım saatin ona bir asır gibi geldiğini düşündü. Yol yürüdükçe gözünde uzamış, şimdi de sanki kuyruktaki yolcular çoğalmaya başlamıştı. Son üç dakika kala yandaki gişe açıldı, hemen sırt çantasını yerden alarak oraya ilerledi. “ Eskişehir’e giden trene bir bilet” dedi ve bankonun arkasındaki genç görevlinin yüzüne baktı, onu izlemeye başladı.

Önce gülümsedi sarışın görevli ve sonra bilgisayarın ekranına bakarak klavyenin tuşlarına dokundu. Delikanlı düzgün yüz hatlarına sahip ve yüzünde gülücükler dağıtan yirmi beş yaşlarında biriydi. Pozitif enerjisi aradaki camdan bile yansıyordu. Genç görevlinin aniden yüzündeki ifade değişti ve kadın bacaklarının titrediğini hissetti. “ Şimdi yer yok diyecek, hayır Allah’ım hayır, ne olursun demesin” diye aklından geçirirken görevli “tam bilet mi “ diye sordu. Kadın heyecanla “evet “ dedi avucunda terden ıslanmış olan son parasını bankoya koyarak camın altından itekledi. Biletini ve parasının üzeri olan demirlikleri alarak kalkma düdüğünü çalan trene doğru son sürat fırladı. Son dakika yetişmişti işte, merdivene adımı atarken derin bir oh çekti.

Yanlış vagondan bindiği için uzun süre yürüdü hareket eden trenin içinde.

Yerine oturduğunda kızarmış yanaklarını elledi ve gülümsedi kendi kendine. Koltuğu büyük bir tesadüfle cam kenarıydı. Gişedeki görevliden cam kenarını istese bu kadar denk gelirdi ancak. Çok mutlu oluverdi birden.

Gidiş sebebi her ne kadar iyi bir haber sonucunda olmasa da bu seyahate ihtiyacı olduğunu fark etti. Trene bindiğinden beri içine bir huzur dolmuştu ve birden aklına yemekli vagona giderek cebindeki son bozukluklarla çay içmek geldi. Eşyalarını da yanına alarak adını sonradan öğreneceği Ray Restaurant vagona doğru ilerledi.

Vagona geldiğinde şöyle bir göz gezdirdi, trenin hareket yönünde olacak şekilde boş bir masaya oturdu, cebindeki paranın nelere yeteceğine baktı. Sonra zaten amacının çay içmek olduğunu hatırlayarak gülümsedi ve hiç hayıflanmadan siparişini verdi.

Bu esnada gün yavaştan karanlığa kollarını açmaya başlamıştı. Dışarıdaki kızıllık bir anda gözüne takıldı, baktıkça gözlerini alamadı. Tarlalar, dereler, koyun sürüleri, yeni yeni çiçekleri açmaya başlayan ağaçlar sanki bir kısmı göz kırpıyor bir kısmı da el sallıyordu. Vagonda hafiften bir müzik çalmakta diğer yolcuların konuşmaları birbirine karışmaktaydı.

Derken yağmur o yumuşak parmak uçlarını dokundurmaya başladı camlara. Başını cama yaslayan kadın öyle bir ruh haline girmişti ki neden bu trende olduğunu bile unutmuştu. Hayatında yarım kalan tüm arzularını düşünmeye başladı. Bir şarkı takıldı diline, o esnada bir şiire döndü kulağındaki nağmeler. Koridorda kendisine doğru gelmekte olan garsonun gülümseyen yüzünden önce çekindi “ bu adam ne istiyor benden “ diye düşündü. Daha sonra ufak ufak yapılan sohbetler esnasında çıkarsız ve güzel bir kalbi olduğunu, sadece on iki saatlik yolculuklarda gülen iki göze hasret kaldığını fark etti garsonun. Hatta “ sizinle daha önce birlikte seyahat ettik mi” sorusunun karşısında önce adama baktı ve sonra hatırlar gibi oldu “ evet evet geçen sene Soma’ya giderken de sanırım siz vardınız “ dedi. Gülümsediler karşılıklı. Adam : “ şimdi bizimle birlikte niye İzmir’e gelmiyorsunuz. “ “ ne iyi olurdu sizin de bizimle birlikte seyahat etmeniz” dedi. Kadın birden hatırladı yolculuğunun sebebini ve içi buruldu, gözlerinde hüzün beliriverdi. Sadece tebessüm etmekle yetindi.

Bu arada garson her gelip geçtiğin de çayının bitip bitmediğini kontrol ediyordu göz ucuyla. Kadın aslında tedirgin olmuştu “ hadi iç de kalk “ dercesine olan bu hareketinden. Çayının son yudumunu aldı ve anında garson belirdi başında. Boş fincanı alırken başını hafiften öne eğerek kadına “ ne olur siz hep gülümseyin hüzün yakışmıyor size “ dedi ve görevinin başına döndü.

Tam kalkmak için çantasını eline aldı, o sırada elinde bir çay ile tekrar geldi garson.

Kadın “ ben istemedim ki “ dedi.
Genç adam “ bizim ikramımız” dediğinde kadın mahcubiyetle gözlerini öne eğdi. Adamın gitmesini bekledi çayından yudum almak için.

Daha sonra kadın kasaya giderek hesabını ödedi, beş numaralı vagondaki yerine döndü, koltuğuna oturdu, yine başını cama dayadı. Yağmur devam ediyordu. Aklına eskimiş bir şehirde yaşadığı aşk dolu yılları geldi. Hatta uzun zaman geçmesine rağmen onu unutamadığını bir kere daha fark etti. Yine bir nisan gününde başlamıştı aşkları. Hayatlarında ilk defa bu kadar sevdiklerini ve sevildiklerini fark etmişlerdi.

Trenin camlarına pıtır pıtır dokunan yağmur tanecikleri hafızasını canlandırmıştı. Biricik sevgilisi ona her yağmur yağdığında “yağmur gözlüm” diye hitap eder ve “ sen bana nisan yağmurlarıyla geldin aşkım” diye de güzellik katardı yaşantılarına. Gözünden sakındığı ve önemsediği bu adamla ilgili tüm yaşananlar gelivermişti işte birden aklına. Dalmıştı, trenin rayların üzerinde çıkardığı o sesleri de ninni gibi hissetmişti. Öyle çok hatırlayacağı anısı olmuştu ki işte bundan dolayı her trene bindiğinde ve de özellikle Eskişehir’e gittiğinde içini hüzün kaplardı kadının.

Bir İzmir seyahatinden kız kardeşi ile dönüşleri aklına geldi aniden. Nasıl da yağmur yağmış ve üstlerinde ki camın bozuk olduğunu ani bir şokla öğrenmişlerdi. İkisi de uyuklarken birden soğuk bir su üzerlerine dökülmüş sıçramışlardı. Pencerenin arızalı olması ve aniden başlayan dolunun birden kovadan boşalır gibi trenin camından içeri dökülmesi unutamayacağı bir anı olarak kalmıştı hafızasında. Üstüne üstelik üzerlerine giyecekleri başka kıyafetleri de yoktu yanlarında, birbirlerine sarılarak ısınmaya çalışmışlardı. Kaloriferlerin ne zaman yanar diyerek boşuna beklemeleri de çabası.

Tam bunları düşündüğü anda kondüktörün “ Eskişehir” diye çağrısıyla kendine geldi kadın. Aklını toparlamaya çalıştı, birden derin bir iç geçirdi. Umarım babacığı onun geldiğinden haberdardı. Halası kızının geleceğini kulağına fısıldadığında hasta yatağında sadece gözlerini kırpabilmiş sonra da iki damla yaş yanağından yastığının üzerine süzülerek inmişti yaşlı adamın.

Tren durduğunda kadın hemen indi ve çok özlediği o şehrin kokusunu içine çekti.

İçinde garip bir his babasının gözlerinin yolda kaldığını ve de kızını göremeden öteki dünyaya göçtüğünü söyledi, birden içi buruldu. Hastaneye geldiğinde üçüncü kata koşar adımlarla çıktı. Elindeki nota göre 110 numaralı odanın önüne kadar geldi. Kapının önünde durdu ama eli bir türlü kapıyı açmaya gitmedi. İstemediği o durumla karşılaşmaktan öyle korkuyordu ki. “ Ne olur babacığım beni terk etmemiş ol” diye geçirdi içinden ve gözyaşlarını tutamadı, boğazına bir şeyler düğümlendi, ayakları kilitlendi. İşte o anda kapı açıldı ve halası ile göz göze geldiler, yaşlı kadın onu görünce ağlamaya başladı. Korktuğu başına mı gelmişti? Halasına doğru ilerledi tam sarılacakken yatağın ayak ucundaki kıpırtıyı gördü ve halasının omzuna dokunarak yanından geçip odanın ortasına geldi, odanın tümünü gördüğünde gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Canı, babacığı, sayesinde içindeki ben’i bulduğu, o’nu dünyada en çok sevdiğine inandığı kişi sırtına iki yastık koymuş ve oturmuş, kızının gelişini beklemekteydi hem de son derece düzelmiş olarak. Bu bir mucize olmalı diye düşündü, bir hamle de yatağa ulaştı ve boynuna sarıldı. Öptü öptü kokladı, tekrar sarıldı… Artık tüm kuruntularından sıyrılmış, çocukluğundaki gibi masum, göğsüne yattığı babası tarafından saçları okşanıyordu.

İnançlarımızdır bizi yaşatan ve ayakta tutan…


Z/S

26 Haziran 2008 Perşembe

SON MEKTUP

“Her gece aynı rüyayı görmekten bıktım artık” dedi ve yatakta doğruldu. “Hep aynı rüya hep o” diye söylendi kendi kedine, sırtından su gibi terler akıyordu. “Hayırlara gelir inşallah” dedi ve kalktı yataktan banyoya gidip yüzünü yıkadı. Terini alması için kenarları dantelli havlulardan alıp sırtına koymaya çalıştı.

Yolunu doğrultup yatak odasına doğru ilerlerken salonun camından sızan sokak lambasının ışığı birden onu yanına çekti. Anneannesinin özenerek çeyizlik hazırlattığı Fransız güpürü tüllerini eliyle itekleyerek camın kenarındaki berjere oturdu ve ışığın kırılan yansımalarına doğru daldı gitti. Gözleri buğulanmıştı. Ne zaman geceden sabaha doğru ilerleyen saatlerde uykusu kaçsa hiç hayıflanmadan gelip bu koltuğa oturur ve düşüncelere dalardı.

Yıllar ne çabuk geçmişti. Hatırında kalan genç kızlığına ait hep aynı anılardı. Öyle bir hatıratı vardı ki unutamadığı; dile kolay 52 sene geçmişti üzerinden. Ne alımlı ne güzel kızdı. Dört dönerdi erkekler etrafında. Ama o zamanlar farklıydı. İltifatlar, yakaya takılan güller, göz süzmeler, bir pastanede muhallebi ikram etmeler. Kalp çalmak böyle bir şeydi, kapıları ardına kadar açmak istersen mutlaka en derinden işlemeliydin. Gönlünü elleri ile teslim ettiği bir adam vardı hayatında. Aylarca bakışmışlardı. Her an düşünür olmuştu, sabah onunla uyanıyor akşam koynuna hayalini sarıp yatıyordu. Yediği yemekte, okuduğu kitapta, elini uzattığı her şeyde “O” vardı. Nefes gibi muhtaçtı artık. Aniden bir gün Fehmi bey sokağın köşesindeki terzi Orhan ustanın kapısında belirdi. Kapının gümüş kaplamalı sapına aynı anda uzanmışlardı ve elleri değmişti. Zülal hanım çekivermek istedi ama elinin üstünde öyle ağır duruyordu ki Fehmi beyin eli. Kıpırdayacak ve elini çekecek diye nasıl da korkmuştu oysaki delikanlı. Gözlerini önüne eğdi genç kız yanakları al al olmuştu. Delikanlı hiç çekmek istemese de isteksizce kapıyı açıp buyur etti ceylan gözlüyü.

Orhan usta ikisine de şöyle gözlüklerinin altından süzdü ve gülümsedi. Aylardan beri bakışları ile konuşan bu güzel gençler artık ilk temaslarını da yaşamışlardı. O gün eline tutuşturulan leylak kokulu mektup zarfını, avucunun içinde ateş topu gibi yaktığı halde elinden bırakamadı genç kız. Günlerce gözlerden ırak yerlerde buluşmuşlar hep gözleri ile konuşmaya devam etmişlerdi. Öyle kolay da olmuyordu evden çıkıp gelmesi Zülal hanımın. Artık gezmedikleri tepeler, korular, gözden ırak çay bahçeleri kalmamıştı. Yaptıkları, gözlerinden en derinlere dalıp içinden çıkmak istemedikleri masallarını konuşmak ve dudaklarının delicesine birleşmesiydi. Kendilerini alamıyorlardı, hep akılları birbirlerindeydi.

Zülal hanım Fransız okullarında eğitim alan ve hala öğrenciliği süren saray kökenli bir ailenin gözbebeği büyük kızlarıydı. Fehmi bey ise sırım gibi delikanlı ve Türk musikisine gönlünü vermiş, babası emekli bugünün PTT müdürüydü.

Bir zaman sonra ansızın evlenmeye karar vermişler vermesine ama iki tarafın da aileleri karşı çıkmıştı. Birbirlerine o denli aşık olmuşlardı ki gözleri ailelerini bile görmüyordu. Kızımız bir gün sevgilisine teslim olmuş deliler gibi, aşk ve şehvet dolu saatler yaşamışlardı. Öyle deli saatlerdi ki elliiki yıl geçmesine karşın hala unutamadığı ve hep hayali ile yaşadığı, özlediği erkeğini her gözlerini kapayışında kalbinde buruk bir acı ile anımsıyordu. Dokunuşlarını, nefesini daha birkaç saat önce yaşamış gibiydi. Öpüşlerini ise hiç ama hiç unutamadı, başkası ile evlenmiş olmasına rağmen. “Senden başka kimseyi sevemem” derken dilleri yıllara meydan okurcasına doğruyu söylemişlerdi. Fehmi beyin ayrıldıkları o son gün söyledikleri hala kulaklarından gitmiyordu. “Şimdi sen gidiyorsun ya herkes sana benzeyecek, her şarkı sana yazılmış gibi gelecek, şimdi tüm yollar sana çıkacak, sanki sen buluştuğumuz o parka gelecekmişsin gibi gidemeyeceğim artık oraya. Acıtacak içimi sensizlik.”

Şimdilerde rüyalarına giren işte o adam yıllar önceki sevgilisiydi.


Şimdi bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı Zülal hanım. Zaten onun için pamuk hanım derlerdi kendisine. Yıllar geçmesine rağmen hala güzel, hala alımlıydı. Ama yüreciği yaşlanmıştı hem de daha yıllar önce hayatını vermeye hazır olduğu adamdan ayrıldığı o gün. Pamuk gibi elleriyle ud çalardı efkarlandığı geceler. Yıllar önce ormanda hem yürüyüş yaparlar el ele hem de birlikte meşk ederlerdi o güzelim Türk sanat musikisinden en güzel eserleri.


Böylece yıllar geçti, hep soran gözlerle baktı postacıya bana sevdiğim adamdan bir haber var mı diye. Hep umutla bekledi bir haber almayı. Ne eşine bir kusurda bulundu ne de çocuklarına vazifesini eksik yaptı. Herkese çok güzel yansıttı aile yaşantısını. Kocası; ilgili, sevecen ve insan yüreği olan bir erkekti ama kolay değildi silip atması Fehmi beyi. Kendisine son derece anlayışlı olmuştu yıllarca, beklemişti karısının sevmesini.

Fehmi bey ile ayrılırken anlaştıkları gibi her beş yılda bir görüşüp bir kahve ile hoş seda etmeye başladılar. İlk ayrılığın ardından geçen beş yıl sonunda buluştuklarında gözlerine bakamamıştı her iki sevgili de. Şimdilerde mektup gelmiyordu ve buluşmalarına da üç yıl vardı. Merak etmiyor değildi ama elinden gelen bir şey yoktu, Fehmi bey ailesi ile birlikte yurt dışında yaşıyordu.
Hasret nasıl çekilir öyle iyi öğrenmişlerdi ki, özlemleri her geçen dakika büyümekte ve çaresizlik boyunlarını bükmekteydi.


Birden sokaktan geçen sütçünün sesi ile irkildi. Sabah olmuştu. Yine o güzel anları yeniden yeniden yaşamıştı. Ter içindeydi, Fehmi beyin elleri sanki az evvel avuçlarının içindeydi, sıcacık.

Kalktı perdeyi tamamı ile açtı. Ocağa çayı koymak üzere mutfağa ilerledi. Kocası öldüğünden beri hep yalnız başına kahvaltı eder olmuştu. Çocukları da pazar günü ancak kahvaltıya gelebiliyorlardı. Zülal hanım boğazından geçemeyeceğini bile bile bir şeyler yemeğe zorladı kendini. O gün diğerlerinden farklı bir gündü. İçi bir garip heyecanla üzüntü arası bir duygu seline sıkışıp kalmıştı. Nedense boğazına düğümlendi son lokması. Tam kendine çeki düzen verip her sabah gittiği anıları ile dolu o parka gitmek için hazırlanacakken kalbi sıkıştı. Birden kapının zili ile irkildi. “Kimdi ki bu saatte gelen?”. Ayakları yürümedi biran nedensiz. Zorlanarak da olsa kapının kolunu çevirdi. Göz göze geldiği adam aman Allah’ım neler oluyordu. Fehmi bey karşısındaydı yıllar sonra, evine gelmişti O’na gelmişti. Konuşmak istedi sesi çıkmadı, elini uzatmak istedi ama çakılmıştı yerine. Birden fark etti ki kendi yaşlanmıştı ama karşısındaki adam hala eski günlerindeki gibi zıpkın bir delikanlıydı.

Genç adam gözleri dolu dolu elindeki zarfı uzattı ve “bu sizin için, babamın son vasiyetiydi ” dedi.



Z/S

13 Nisan 2008 Pazar

VAR MISIN ?

Şimdi sebepsiz, sınırsız, yargısız sevmeye var mısınız? Benimle aşk şerbeti içmeye ve kendinizi benim ellerime bırakmaya ne dersiniz?

Zamanın ritminde durmadan büyüyen ufacık tefecik çocuklar gibi. Yaşamak hayatı
benim ezgilerimde, ertelenmiş hayatlarımızı yaşamak.

Hüzünlü bir dize olmak değil amacım, zamanı kaçırmadan yaşamalı ve yaşatmalıyım. Çocukları bilmem ama bu duyguyu tadıp da bilenlerin reddedemeyeceği bir büyü. En büyük büyü AŞK. Aşk şartsız sevmektir
hiç beklemeyen zamanlarda beklenmeyen davranışlarda bulunmak, sözcükler söylemektir

“Gözlerin büyüleyici, kurtuluşum yok” demiştiniz hatırladınız mı? Benim olmak için artık bahaneye de gerek kalmadı. Ve bir gün “dur” diyeceğim demiştim geçip giden zamana. Gün o gündür biriciğim.

Ben her daim akmaya hazırım nehirlerden kollarınıza. Eğer siz de hazırsanız tabii. Benim tek tanem olur musunuz ?..

Göznurum ......

Sakin ama keyifli bir yaşantım varken kendimi bu masalda buldum ve
engellemek için çaba sarfettim. İçimdeki kız çocuğu bu duygulardan uzak tutar sandım. Aslında ilk zamanlar hiç bu şekilde sizden etkileneceğimi tahmin etmemiştim. Günler geçtikçe sohbetlerimizden ve bakışlarınızdan etkilenmeye başladım. Düşünüyorum da belki siz bana kur yapsanız ya da ben size aynı şekilde yaklaşsam bu denli güzel ve güçlü bir bağ kurulmazdı. İkimiz de son derece dostane yaklaştık hatırlayın lütfen. Saygıdan ödün vermeden devam ettik. Şimdi de aynen saygı ve sevgi çerçevesine dokunmadan buradayız işte. Geç kalmadan tüm güzelliklere haydi gel, gel güzel adamım.

Hayallerim vardı sevdaya dair, bir bir yazdım hepsini gönlüme. Bazen endişeye düşüren, ruhumun derinliklerinde huzursuz yalı çapkını düşlerim vardı. Aşk her adamın işi değildir, öyle ki dağlar yıkılsa üzerine ah etmeyenlerin bir gül goncasına bakıp bakıp gözyaşı dökmeleridir Aşk. Bir busenin deprem olduğu, nefesinin bitmeyen şarkılar söylediği, dinleyenim, titreyenim, inleyenim olmalıdır. Masalın sonunda efsane adamım olmaktır.

Mutlaka acılı, acısız günleriniz olmuştur ama bilin ki hayat çok kısa ve herkesin yaşayamayacağı bu mutluluğu yakaladıysanız kuyruğundan bırakmayınız. Size gıpta ile bakacak öyle çok insan var ki. Işte yaman sevda dedikleri bu; aşk uğruna ömrünü bile feda edebilmek ve bir tek günüm bile onsuz haram olsun diyebilmek. Düştüğünüz yerleri yakıp geçmelisiniz, ellerim uzandığında sizi bulabilmeliyim. Gözlerimi kapatıp o an sizin ruhunuza girebilmeli ve sizi hissedebilmeliyim. Kokunuzu içime çekebilmeliyim. Alıp yıldızlara götürmelisiniz, sabahı karşılamalıyız ve ilk ışıklarda yitip gitmeliyiz o günün akşamına kadar. Bakarken yeryüzüne dudaklarınızdan içeceğim bir yudum ölüm olmalısınız. Hep aklımdasınız ladessiniz, düşüncelerimi çalanım, yolunu beklediğim, doyamadığım...

Meleğiniz olmalıyım, her gece siz istemeseniz de sizi kollayıp kimsenin sizi incitmesine izin vermemeliyim. Beni yaşamaya başladığınızda size yollanmış bir ödül olduğumu anlayacaksınız. Ve kendinizi şanslı göreceksiniz yanınızda varlığımı hissettiğiniz için.

Size bunları yazmaya karar verdiğim sabah pencereyi açtım ve içeri dolan değişik bir koku vardı, anlayamadım. Dedi ki kuşlar “bu aşkın kokusu”. Ve cıvıldamaya başladılar sabahın o güzel kızıllığında. Ne güzel değil mi, kuşlar "cik cik". Allah’ım ne güzel ne güzel bahar gelmiş. Anladım ki benim baharım da gelmiş kalbime, hoş gelmiş. Ben neyleyim şimdi. Nerelere gideyim. Şimdi nereden çıktı bu adam bu aşk diyemiyorum gözlerimde ışık yüzümde gülümseme oluyorsunuz. Kalan ömrümde ne güzel yakışacaksınız bana. Yüreğimi yüreğinize teslim edeceğim gün yakındır.

Hey benim biriciğim, GÜZEL ADAMIM.

Bir gün bana bir papatya fotoğrafı yolladınız ve arkasından baktığınızı söylediğiniz fal. Papatya falı ha. Hay allah hiç aklıma gelmezdi ama benim güzel adamımın aklına gelmiş. Ne kadar ince ruhlusunuz, ne kadar zarifsiniz oysa ki bırakın fal bakmayı bana doğru dürüst çiçek bile hediye edilmemiştir. Siz ki gezdiğiniz ormanda benim için arayıp tarayıp papatya bulmuşsunuz ve de fal bakmışsınız ... Enfes bir duygu biliyor musunuz.


Aklımın çıkarmaya çalıştığı
Gönlümün ucundan yakaladığı
Ve beni bırakacağa benzemeyen adam, güzel adamım… ne dersin… var mısın ?


Z/S

21 Mart 2008 Cuma

ÖLÜM SANA HAZIRIM


Fırlayacaksınız bir gece ansızın ter içinde
Düşecek aklınıza, kemirecek kurtlar

Hani sıcaktır her daim düşleriniz
Bu seferki soğuk
Ezileceksiniz bir köşede; çaresiz ve zavallı
İzin vereceksiniz beni sizden alıp götürmelerine

Dikseniz de düğmeyi yerine, zamanla eskir ipleri
Hayat üzerimizde bir döpiyes
İki yakamızı birleştirse de

Gelince vakti emredemezsiniz yıllara
Tükenir nefesiniz
Tükenir nasıl olsa

Yaşam da benzer bu sahneye
Önce alırsınız kucağınıza
Gömersiniz film son yazdığında toprağa

Tanrı katında aralıktır cennetin kapıları
Sırlar perdesidir bilinmeyene doğru
Sonunda kaybedilecek olan beden
Ruhunuz ödülünü toplamaya dair

Davetsiz misafirdir O, çalmadan girer içeri
Verilecek olan son bir nefes
Ölüm bu! gelme desen dinlemez ki!...
Pamuk ipliği kopuverir sonunda

Söyleyin!
Omuzlarda götürülen döner mi geri bir daha?...




z/s_

3 Mart 2008 Pazartesi

ŞEKER DEDE ve KÜÇÜK MARTICIK








Onu ilk Üsküdar iskelesinde martılara simit atarken görmüştüm. Demir parmaklıkların arasından onlara seslenerek simit parçacıklarını fırlatıyor ve kapışmalarını seyrediyordu. Güleç yüzünden sanki nur akıyordu.

Yaşlı adam emekli olduğundan beri her sabah aynı saatlerde evinden çıkıp, köşedeki gazete bayiinden gazetesini alıp, iskelenin önündeki simitçiden iki simit alarak parmaklıkların önündeki banka gelir ve iskelenin hemen önündeki büfenin çırağına eliyle işaret eder “ben geldim” dercesine çay isterdi.

Annesinin güneşin altında doğurduğu belli olan, kaşları neredeyse birleşmiş on altı yaşlarındaki kara yağız delikanlı memleketten orta okul bitince evli ablasının yanına İstanbul’a yollanmış ve köydeki anasına para yollamak için çalışmaya başlamıştı. Kalbi henüz kirlenmemiş, bakışları hâlâ çakmak çakmaktı. Yaşlı adam ile arada sohbet ederlerdi. Adam ona bildiği en derin mevzulardan bahsederek ufkunu açmaya çalışırdı. Bazen gazeteyi uzatır “gözlüğümü evde unutmuşum hele oku bakalım şurasını “ derdi. Bir eliyle de ceketinin iç cebini yoklar, gözlüğünün orada durduğunu hissedince eliyle sıvazlar ve oğlanın görmesini istemediğinden bir de ceketin dışından dokunurdu iç cebinin üzerine. Çocuk bu sayede okumayı unutmuyor ve en azından ülkemizde neler oluyor öğreniyordu. Yaşlı adam öyle facia, ölüm haberlerini okutmazdı, daha çok günlük haberler, sağlık, eğitim ve köşe yazılarını okumasını isterdi.

Ve sabahların gönlü şen şeker dedesi her sabah fazladan aldığı simidi eliyle küçük parçalara ayırır ve “gel” diye bağırarak denize doğru fırlatırdı. Martıların bildiği tek kelime bu olsa gerek, bende yıllar önce bu şekilde duymuştum. Balıkçılar tuttukları balıkları ağdan toplarken küçük olanları eleyip havaya atarlarmış ve “gel” diye de bağırırlarmış. Bu sesi duyan martılar sanki hipnotize olmuş gibi kanat çırpar ne atıldığını nereye düştüğünü bilmeden bodoslama dalgalara dalarlardı. Adam öyle sevinirdi ki suyun üzerine düşen simit parçalarını bir martının ağzında gördüğünde.

Martıların arasında özellikle tüylerinden ve parlak gözlerinden tanıdığı küçük bir martıcık vardı. Sanki yaşlı adamın ellerinde büyümüş gibiydi. Hiç dokunmadan hiç öpmeden uzaktan bir sevdaydı sanki. Banka oturduğu anda hemen iskelenin köşesindeki direğe konuverirdi küçük martıcık. Geleceği saatleri bilirdi. Her ikisi de o saatlerde Üsküdar iskelesinde olmaya öyle alışmışlardı ki. Martı adamın üstünde döner sanki dans edercesine kanat çırpar, hareketleriyle ve attığı çığlıklarla sevgisini anlatırdı. Adamın haberi olmamasına rağmen martıcık onca zaman hiç kimsenin verdiği yiyecek için uçmamıştı, arkadaşlarıyla yarış da yapmamıştı ve yememişti.

Her sabah yolunu gözlerdi yaşlı adamın, yolunu gözleyen sadece martılar değildi. Cumba kapısından itibaren yürüdüğü sokaklardaki tüm pencere çiçekleri, tüm salkım söğütler, mahallenin çocukları şeker dedenin yolunu beklerlerdi. Eğer bir sabah geçmese çiçekler ve ağaçların dalları aşağı sarkar, çocukların neşesi kaçardı. Çocuklara şekerler dağıtır, başlarını okşardı. Çiçeklerle konuşarak yoluna devam ederdi.

Her sabah erkenden kalkar sanki bir dostuyla buluşacakmış gibi en temiz kıyafetlerini giyer, sinek kaydı tıraşını olur, “ unutmabeni” kolonyasını sürerdi. Evden çıktığında sardunya, menekşe ve akşam sefalarıyla günaydınlaşır, onlara güzel birkaç kelâm etmeden geçmezdi. Söğüt ağaçları, akasyalar ve köşedeki ceviz ağacı sanki kol kola girer şarkı söylerlerdi keyiflerinden yaşlı adam oradan geçerken. Varlığıyla yokluğu bir olan mahallenin gazi köpeği ise hayalet gibi nereye gitse peşinden giderdi. Yaşlı adam her nerede oturursa iki metre uzağında dizlerinin üzerine çöker ve bir saniye olsun gözlerini onun üzerinden ayırmazdı. Sanki üzerine titrerdi. Kimsesiz değildi yaşlı adam, baksanıza çiçekleri, ağaçları, çocukları, köpeği, martısı vardı. Ve çoğunu dillendirmediği nice anıları…

Bir sabah ne o eski taş binanın kapısından dışarı çıkan oldu ne de pencereler açıldı. Ondan sonraki günde. Şeker dede de ortalarda görünmedi. Çiçekler solmaya, ağaçlar dallarını aşağı doğru sarkıtmaya başladı. İskelede her sabah onu göremeyen komşuları birbirlerine sormaya başladılar. En çok da martısı yolunu gözlemekteydi. Günlerdir hiçbir şey yemeden sadece havada dönüp duruyordu. Artık sesi çıkmıyor, uçarken dans eden hareketlerini de yapmıyordu. Sadece o banka bakıyor ve o bankın etrafında dönüp duruyordu. Yorulduğu zaman üzerinde kuş yuvasının bulunduğu iskeledeki taş betonun bitip de denizin başladığı köşedeki direğin üzerine tünüyor ve enerji toplamaya çalışıyordu.

Evimizin köpeği de yıllar önce babamın hastalanmasını takiben hastalanmış ve 4 ay bitiminde babamdan birkaç gün sonra ölmüştü. Bütün hayvanların hislerinin çok güçlü olduğu bilindik bir şeydir.

Denize simit atan her kişide şeker dedesini arar olmuştu martıcık. Artık günler geçmişti ve tâkati kesildiği o gün yine direğin üstüne konmuştu. Diğer martılara belli etmeden iniltiler çıkarıyor gözyaşı döküyordu. Birkaç saat daha geçti, artık martıcık açlıktan bitap vaziyette iskelenin hemen bitimindeki demir tellerin ardına düşmüştü. Kafasını kaldırmaya çalıştı şeker dedesinin sürekli oturduğu banka doğru baktı. Evet evet bankta birileri vardı, dikkatini toplamaya çalıştı, çaycının çırağına bir şeyler söylüyorlardı. Duydukları onu yerle bir etmişti. Adamlardan biri “ hani şeker dedeniz var ya her sabah buraya gelen, işte onu komşuları ölü bulmuşlar. Adamcağız kalp krizi geçirmiş ve oturduğu koltuktan kalkamamış.” diyordu.

Martıcık son bir hamle ile iyice tellere yaklaşıp konuşmanın devamını dinlemek istedi lakin vücudu kalkmıyordu.

İskeleye yanaşan vapurdan inenler arasından on beş yaşlarındaki haylaz olduğu gözlerinden belli olan fıldır fıldır bir oğlan çocuğu martıyı gördü, o yöne doğru ilerledi. Etrafına bakındı atacak bir şey aradı, sonra yol boyundaki çiçekliklere doğru ilerleyip yerdeki boş bir gazoz şişesini eline aldı. Geri döndü ve martının bulunduğu tarafa doğru fırlattı. Demirlere çarparak kırılan şişenin dip kısmı yerden sekti ve martının tam üzerine hızla çarptı.

Ne canı vardı ki zaten, zavallı çarpmanın etkisiyle yuvarlandı ve denize düşüverdi. İstese kanat çırpar suyun üstüne çıkar uçardı. Ne var ki şeker dedesinin acı haberi ile zaten sarsılmıştı. Artık yaşamasının gerekli olmadığına karar verdi ve kendisini sessizce sulara bıraktı.

Z/S

21 Şubat 2008 Perşembe

isim koyamadım

Üvey sevgilerden kaçtım bu gece…

Sahte dostluklardan, özensiz sevgilerden de uzaklaşmalıydım.

Aslında uzun zamandır geri çekiyorum kendimi ama içimdeki o melek hep güzellikleri gösteriyor bana ve yumuşuyorum. Faydalanmak isteyenlerin bile kalbine doğrulukları ekmeye çalışmakla geçiyor ömrüm. İnsan olmak demiştik her seferinde, insan görüntüsünde olmak yada ağzında insanlığı sakız yapanlardan olmak değil. Kaçtığım; dostlarım, sevdiğim erkek, iş ortaklarım, ve yüzünde maske takıp gezenler, sizler, hepiniz…

Kimisi gerçekten insan olmanın kurallarını iyi biliyor ve çok güzel oynuyor, kimisi biliyor ama uygulamaya gelince beceriksizleşiyor, kimisi umursamıyor bile… Ha içlerinde bu işi lâyıkıyla yapanlar yok mu, var tabi ki onlara sözüm yok, onlar kendini bilen insanlar.

Canın acıdığında hıçkırıklara boğulursun ama anlamaz karşındaki ve sana garip bir gözle bakar “ neler oluyor canım, şimdi niye ağlıyorsun” der. Yüzüne bakarsınız ve birden yine gömülürsünüz hıçkırıklara. Anlamamıştır sizi ve en acısı anlamak için çaba bile göstermemiştir. Sizi suçlamıştır kuruntu yaptığınızı düşünerek. Gereksiz yere dert edindiğinizi düşünür, çünkü ruhunuza inemez, aslında eline verdiğiniz anahtarla kalbinizi açmasını başaramaz.

Sorun kimin ne yaptığı değil kimin neyi yapamadığı nerde eksik kaldığıdır. Dost diye kucak açtığın ama sadece sen selam verince selamını alanlar olmamalıdır. Sen aramadığında seni merak etmeli ve bir telefon açmalı, gelebilirse yanına gelmeli, uğramalı ruhuna. Hayatındaki değişimlerde senin yanında olmalıdır. Seninle gülmeli seninle ağlamalıdır. Ne kadar klasik sözler değil mi ama ne kadar doğru ne kadar anlamlı. Senin canın yandığında o da içinde hissetmeli ve seninle birlikte olmak için çaba harcamalıdır. Ya sevdiğin adam, seni her şeyin üstünde tutmalı, her şeyin önüne geçirmeli, her an seninle olabilmek için çaba göstermeli, riskleri göze alabilmeli, ağzını açmadan senin bakışlarından ne demek istediğini algılayabilmeli. Üzerine titremeli değer vermeli, sözle değil davranışları ile de belli etmeli. Nerede o kadar duyarlı sevgililer. Ya işine gelmez seni anlamak ya da kafası dağınıktır. Sen ağlıyorum dersin “bir dakika bekle” der. İki kat çıldırırsın çünkü tam tersi konumda olsalar üstüne gidip sakinleştiren, ellerinin tutup sarmalayan, ruhunu okşayan taraf hep biz oluruz. Çünkü yüreğimiz dayanmaz, kıyamayız. Onlar öksürünce sizin ciğeriniz acır, üzülünce sizin içiniz parçalanır. Var mı acaba sizin gibisi…

Yaptıklarının arkasında duranları çok severim. Hatasını kabul edenleri ve en kısa zamanda özür dileyebilenlere de bayılırım. Ama karşına gelip de “ ben ne yaptım ki şimdi” diyenlerdenseniz lütfen uzak durun benden. Bir tatlı söze kurban olanlardansanız doğru yerdesiniz, sevgisini size sınırsız akıtan ve riyasız gösteren bana eğer inanıyorsanız kalbimde yeriniz hazır. Üzerinizde yalan hırkası olmadan gelin, kapım açık hepinize. Tertemiz hislerle anlatalım, dosdoğru sohbetler edelim.

Son olarak da birbirimizi kırmaktan hep korkalım. Özen gösterelim özellikle en yakınımızdakilere ve en çok değer verdiklerimize… Doğru kelimeleri kullanmak için çaba gösterelim, düşünmeden konuşmayalım ve hemen kırılıverecek kanatları olduğunu unutmayalım.

Sevgi bir su damlası kadar kısa görünse de onun kadar hayat vericidir. Su gibi geçen zamana…



Z/S_

14 Şubat 2008 Perşembe


Sevgililer Günü'nün Öyküsü
Aziz Valentine'ın öyküsü III. Yüzyıl'dan gelir. O dönemde Roma tahtında İmparator II. Claudius vardı, "Zalim" adıyla tanımlanan Claudius aşırı savaş ve askerlik tutkunuydu, her yetişmiş erkeğin muhakkak asker olmasını istiyor ve kimseye göz açtırmıyordu.

EVLİLİĞİ YASAKLADI
Öylesine ileri gitmişti ki, askerliğe engel oluyor düşüncesiyle evlenmeyi dahi yasakladı. Gençler şaşkındı, kimse sevdiği ile beraber olamıyor, Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde ölen sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı. Bu sıralarda İmparator tüm Romalılar'ın 12 tanrıya tapmalarını aksi şekilde davrananların ve özellikle de Hıristiyanlar'la ilişkiye girenlerin ölümle cezalandırılacaklarını emretti.

Bu emre uymayanların arasında Aziz olarak kabul edilen filozof Valentinus'da vardı, gezerek dinsel vaazlar veriyor ve İmparator'un hatalı olduğunu anlatıyordu. Sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Valentinus'un hapiste olduğu günlerde yaşananlar efsaneye dönüşerek günümüze kadar ulaşmıştır.

ÜZEL JULİA VALENTİNUS'A GİDER
Hapishaneyi korumakla görevli gardiyanın kızkardeşi Julia'nın gözleri doğuştan görmemektedir, gardiyan Valentinus'un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenince, kardeşini gizlice Valentinus'un yanına getirir. Julia çok güzel ve zeki bir kızdır. Günlerce beraber olurlar, Valentinus ona Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı'ya yönelmeyi öğretir. Julia, dünyayı Valentinus'un anlattıklarıyla görür, onun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur.

Bir gün sorar;
- "Valentinus, Tanrı gerçekten dualarımızı duyar mı?"
Aziz gülümser;
- "Evet, herbirini."
Julia;
- "Her sabah ve her gece ne için dua ettiğimi biliyormusun? Görebilmek için dua ediyorum, senin bana anlattıklarını görmeyi çok istiyorum.",
Valentinus;
- "Tanrı bizim için en iyi olanı yapar, yeter ki buna inanalım."
Julia, yere diz çöker ve;
- "Böylesine inanmak istiyorum, yardım et."
Beraberce duaya başlarlar. Birden hücrenin içersi altın renkli bir ışıkla aydınlanır ve Julia haykırır;
- "Valentinus, görüyorum, görüyorum."

14 ŞUBAT'TA ÖLDÜRÜLÜR
Valentinus duaya devam etmesini söyler. Ertesi gün Valentinus'un ölüm emri gelir, Aziz Julia'ya son bir not yazar, Tanrı'ya hep yakın olmasını öğütler ve notun altını "Senin Valentine'ından" diye imzalar. Mektup, ertesi gün Julia'ya ulaşır, o günün tarihi 14 Şubat 270'dir. Valentinus, sonradan Papa I. Julius tarafından "Porta Valentini" adı verilen bir kemer kapısının altına gömülür (Şimdi orada yani Roma'da Praxedes Kilisesi vardır.)

Julia, mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanır.

GENÇLERİN İLK CİNSEL DENEYİMİ
İşin aslına bakılırsa, 15 Şubat tarihi Roma tanrıçalarından Februata Juno adına yapılan kutsama töreninin günüdür; birbirleriyle ilk kez cinsel ilişkiye girecek gençlerin adlarının yazıldığı parşömenler, o gün tanrıçaya sunulurdu. Papalık daha sonra yasaklanan bu geleneğin yerine, azizlerin adlarının yazılı olduğu listeleri sergilemeye başladı.

Biz yine Roma'ya dönelim. 15 Şubat'ta kutlanan gençlerin aşk festivalinin özgün adı Lupercalia'dır, geleneksel olarak hediyeler verilirdi. Kuşların çiftleşme döneminin başlangıcı kabul edilen Şubat ayı döneminde, gençler de onları örnek alarak eşleşirlerdi. Hıristiyanlığın güçlenmesinden sonra, Pagan inançları yasaklandı veya yerlerine Hıristiyan versiyonlar getirilmeye başlandı. Aziz Valentine Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile kişiselleştirildi, onun Lupercalia Festivali'nin arifesinde öldürülmüş olması iyi bir raslantıydı, böylece Roma'nın bereketlilik ve döllenme kutsamalarıyla, Hıristiyanlığın evlilik ve çoğalma ilkesi bütünleştirilmiş oldu. Amaca ulaşılmıştı.

Günümüzdeki yorumuyla "St Valentine" yani Sevgililer Günü, Roma'daki gibi sevenlerin birbirlerine sevgilerini Valentinus'un son mesajında olduğu gibi küçük kartlar ve hediyelerle sunmaları şeklinde kutlanmaktadır. Aslında kökende yine birleşme, bütünleşme ve çoğalma güdüsü yani bereketlilik vardır. Aynı zamanda da, Tanrısal aşkla, dünyasal aşkın birleştiği yer, Julia'nın öyküsünde olduğu gibi birleştirilir. Ama ilginçtir ki, aşkı yasaklayan bir despotun binlerce yıllık anısı, Kozmik Şakacı'nın oyunuyla artık aşk yüzünden akla gelmektedir.