31 Ocak 2008 Perşembe

SANA DAİR KUTLAMA 31-OCAK-2008

Bir kaç sn sonra müzik çalacak ...kaçırmayın derim...








Yıllar önce hatırlar mısın bana bir doğum günümde küçücük bir kutu vermiştin. Kuyumcuların en ufak altın karton kutularındandı. Hediye kağıdı ile kaplanmış ve süslenmişti. Oldukça şaşırmıştım, nasıl olmuşta küçük kardeşim (14 yaşın altında) altın almıştı bana diye.

Heyecanla kutuyu açtım ve şaşkınlığım iki katına çıktı…
İçinden altın yerine altından daha değerli olan bir şey çıktı…
Kalp şeklinde iki sayfalı bir not kağıdı,
İçinde bana verdiği değeri ve sevgiyi anlatan bir not. Bu küçük kutunun içinde bana olan sevgisinin dünyalar kadar olduğunu anlatıyordu.

Hediye alacak harçlığı olmadığını ve bana bunu elleriyle yaptığını söylediğinde gözlerim dolmuştu… Yıllar sonra içi boş gibi görünen ama oldukça büyük sevginin içine sığdığı bu küçük kutuyu buldum… Ve daha çok kısa süre önce sana da gösterdiğimde yaşanan mutluluk da çabası…

Her abla kardeşin anıları vardır ama bizim çılgınlıklarımız sayfalara sığmaz…
Şu anda aklıma gelen anılarımızdan bir kaçı;İstanbul seyahati, capella maceraları, bir şişe Artic’in halının üstüne dökülmesi, Bursa Karacaali, telesekreter kasetleri, …o kadar çok paylaştığımız acı tatlı yaşanmışlıklarımız var ki…ömrümün sonuna kadar unutmayacağım…

Nice nice yıllara…
İyi ki varsın…
İyi ki kardeşimsin…

NOT: azıcıkda senin özellikleri anlatayım dedim...
dünyanın en güzel kızı, çok zarif, dik kafalı, biraz huysuz, sabahları tersinden de kalksa iyi kalpli, çok neşeli ve son derece yetenekli, taklit yeteneği olan, çok komik, sanata düşkün...anne olmak için en son aday olmana rağmen 4 yıldır başarıyla prenses anne olabilen...
gülüşüne kurban olduğum, annemin hâlâ minik kızı, evimizin neşe kaynağı...






RAHMETLİ BABAANNEM VE BİZ ÜÇ KARDEŞİZ...ZERRİN, ENGİN, BERRİN

26 Ocak 2008 Cumartesi


MUTLULUK ELİMİZDE

Mutluluk aranmaz … bulunmaz da
Yaşanır düşünmeden öylesine
Bırakılır beden ılık bir nehire

Mutluluğun tarifini vereyim mi size?
Derin derin bir nefes çekin önce
Dikin gözlerinizi sonra masmavi semaya
Fırlatın bakışlarınızı bembeyaz bulutlara (grileşmeden)
Kartallarla paylaştığınız gökyüzüne
Martılarla dans ettiğiniz mavi denize
Saklambaç oynadığınız yemyeşil bodurlara
Selam söyleyin mutluluk adına
Adını koyamadığınız, buram buram toprak kokan
İyot kokan, aşk kokan
O nefis havayı çekin içinize bir daha, bir daha, bir daha

Mutlulukla randevulaşın herhangi bir köşebaşında
Beyaz bir gül takın yakanıza
Sakın geç kalmayın ertelemeyin mutluluğunuzu
Kahkahalar atın hayata, inadına, inadına, nispet yaparcasına
İçinizde mezat salonu kurun
Kalbinizden binlerce kelebek uçurun
Midenizde sirk kurun filler koşturun
Ruhunuzda nergis demetleri
Altı su alan Herby’niz





Çocukluğunuzun geçtiği evin arka bahçesine gidin
Saklambaç oynayın kendinizle
Sevinin sobeleyin kendinizi, bir ikizinizi
Hem ebe olun, hem mutluluğa gebe ki
Kendiniz doğurun bebeği
Uçurtmalar kaçırın güneşe
Balonlarınız kovalasın kuşları
Peşi sıra isli camdan bakın koca parlak kırmızı topa
Kafa atın akasya ağacının alt dallarına
Hortumla ıslatın birbirinizi baştan aşağı
Zinciri atmış bisikletten yağdan eldiven yapın bileklerinize kadar
Belki bir daha o eldivenleri giymek için çok geç
Kim bilir...

Elinize geçirdiyseniz de sakın bırakmayın
Mutluluğa yakasından yapışın sıkı sıkı
Avucunuzu çok açarsanız kaçacak gibi
Çok sıkarsanız ölecek gibi
Yani kelebek gibi, benim gibi
Ama yine de uçup gitmesindense
Sıkın avucunuzu ki kaçamasın
Asılın kanadına şen kuşların
Güneş babanın faytonunu ödünç alın
Hediye dağıtın yoksul çocuklara
Çiçekler saçın mutsuz sokaklara
Kocaman gülümsesin ara yollar
Yansın pırıl pırıl lambalar
Altında genç aşıklar öpüşsün
Banklarında ihtiyarlar kucaklaşsın
Sözler ve gözler anlamını kaybetsin
Mutluluk parlaklığında
Avuç avuç saçın sevgiyi


Mutluluğu tarif edebilir misiniz bana
Ben edemem yaşarım
Hissederim
Coşarım kabuğuma sığamam, sığışamam...

Bulutları görünce yağmur için
Kuşları görünce mevsim için sevinirim
Aşkın kokusunu duyunca da kendim için
Duyabilince sesini müziğin
Dans eder pabuçlarım durduramam
Durdurmam
Ritim tutarım ellerim patlayana kadar...

Ve hâlâ aşka inandığımca inanırım sonsuz
Yaşayabildiğimce yaşarım
Kovalayabildiğimce kovalarım
Ta ki yorgun düşüp dizlerimin üstüne çökünce
Sıkı sıkı yapışmışız bir kere bırakmam
Siz de bırakmayın
Mutluluk elimizde
Mutluluk içimizde...





Ne neşeli bir barda, ne romantik bir parkta,ne de lüks bir restoranda...mutluluk sana en yakın olduğum anda…


Z/S

20 Ocak 2008 Pazar

İstanbul'da Ben... Ve...



Dalmışım…

Akşam güneşi gözlerimden, şarap sarhoşu ruhumun mahzenlerine kadar inmiş yine de benim dalıp giden ruhumu uyandıramamıştı. Birden "hadi kendine gel" diyen deniz otobüsünün düdüğü ile irkildim. Nasıl da dalmışım o güzelim boğazın sularına. Aşık olduğum kent nasıl da heybeti ile karsımda duruyordu. Ağlamaklıyım, boğazımda dizilen sensizliği hatırımdan çıkarmaya çalışıyorum. Yutkunamıyorum. Şayet yutkunursam gözyaşlarımı tutamayacağım diye korkuyorum.

Sabahın o maviden kızıla çalan eşsiz, ilk saatleri…

Oysa ki nasıl da güzel başlamıştım güne, heyecandan elim ayağıma dolanmıştı bavulumu hazırlarken. Aksilikler evden çıkmadan bir bir dizildiler yakama. Kaçırılan otobüsler, uçağın tehiri, İstanbul’a indikten sonra trafiğin kilitlenmesi ve toplantıya geç kalışım sıradaki zorluklarımdı. Tam sakinleştim dediğim anda gelen bir haber beni alt üst etmeye yetti de artı bile. Koruyucu bir kalkana ihtiyacım olduğunu düşünmeye başladım. Bildiğim tüm duaları okudum yığıldığım koltukta. Toplantı nasıl geçti, nasıl sonlandı hatırlamıyorum bile. Binadan çıkışım bile olaylı oldu. İlk gelen araca atladım nereye gittiğini bile bilmeden…

Derken kendimle baş başa kalmışım…

Birden yalnızlığımı fark ettim o koca kalabalığın içinde. Hiç kimseyi tanımadığımı ve gidecek yerim olmadığını düşündüm. Dikkat ettim de ertelenmiş mutlulukların yaşanmaya çalışıldığı ve hayatından memnuniyetsiz insanların telaş içinde koşuşturmalarına sahne olan bir şehirdi İstanbul. Aşık olduğum bu şehir. Bir dostum;” her şehir eğer bekleyen ya da beklenen bir sevgili varsa aşık olunacak şehirdir” demişti. Ne kadar doğru, ne kadar haklıymış.

Bilmediğim bir yöne sürükleniyorum…

Birden kendimi Beşiktaş iskelesinde buldum, bir ses beni çağırıyordu. Hani o deliler gibi görmek için çıldırdığım, yosun kokuları ve oynaşan dalgaları ile boğazın serin gibi görünen ışıltılı suları bana sesleniyordu. Kaybolan ümitlerim yeniden doldu yüreğime. Yürümeye başladım iskeleye doğru. Nereye gittiğini bile sonradan öğreneceğim deniz otobüsüne binmek için önce jeton aldım sonra tam kalkacakken atladım güvertesine.

An be an yaklaşıyorum…

İşte olmuştu binmiştim, yan güverteye geçtim, hem nemden hem de her gün defalarca tutulmaktan cilası gitmiş korkuluklara dayandım ve saçlarımı savurdum rüzgara doğru. Güneşin artık el sallayarak veda etmeye başladığı ve ışıklarını saçlarımın tellerine iliştirdiği anda yüreğimi buruk bir kalp ağrısı ezmeye çalıştı. Gözlerimin, bu şehrin en güzel yeri olması ve gün batımında kendini ispat edercesine derin bakmasına engel olamıyordum. Süzülen yaşların birinin adını hüzün diğerininkini de sevda koymuştum. Dalgalar çığlık atıyordu martılar başımda dört dönüyordu sevinçten. Bana ne de yakışıyordu deniz, martılar, gün batımı… Yüreğimin coşkusu yüzüme yansımış ve gülücükler dağıtıyordum artık.

Yolculuğumun sona erme zamanıydı…

Göz açıp kapayıncaya kadar Üsküdar’a geçmiştik. Akıp giden insan seline kapılıp iskele müdürlüğünde buldum kendimi. Yasak olduğunu bile bile denize daha da yakın olmak için tel örgülerin arasından sıyrıldım hayalet gibi. Nefis kokusunu biraz daha içime çektim gözlerimi kapayarak. Dışarıdaki kalabalığın gürültüsünü duymuyordum bile. Sonra gözlerimi araladım baktım etrafıma, ıslık çalarak taş betonu yalayan dalgaların bana ulaşmaya çalışırkenki heyecanını görmezden gelemedim, az daha yaklaştım. Elektrik direğinin üzerinde martılar takıldı gözüme. Biri kanatlanıp uçarken diğeri gelip kuruluyordu direğin tepesindeki yuvalarına. Bu böylece devam etti durdu. Martıların seninle beni canlandırdığını hayal ettim. Bir yuvamız var ve ikimizden biri mutlaka sahip çıkıyor. Çığlıkları bizim şarkımızı kulaklarıma fısıldıyordu.

"Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar
Sevgilim sen olmasan yaşamak neye yarar"

Güneşin göz kırparak en güzel rengini gösterdiği son dakikalar…

Usulca yedi tepeli şehrin bir tepesinin ardına gizlenmeye çalışan güneşin ılık kolları, martıların artık sessizleşen çığlıkları, dalgaların neşeli kahkahalarını bastıran deniz taşıtlarının çıkardığı çeşitli gürültüler dalıp gitmeme sebep olmuştu. Çalan düdükten sonra ancak kendimi toplamaya çalışarak rıhtımdan çıktım o hengameli kalabalığa doğru. Bakındım sağa sola tanıdık bir yüz ararcasına. Tanıdık gelen sadece havanın rengini değiştirdiği bu saatte evlerine gitmeye çalışan yorgun insanların son güçleri ile yürümeye çalışmaları idi.

Ben ise yine yalnızdım… Sen vardın bir yerlerde ama bana uzak, bana çok uzak… Çokkk…

Yüreğimin aktığı o an…

Birden çalan telefonum ve kaskatı kalan ben, karşımdaki; "İstanbul’dayım" diyen sen. Bana geleceğini, benim olacağını söyleyen sen. Yüreğimin çırpınışları o an da martıların kanat sesini bastırdı. Gözlerimden fırlayan çakmak çakmak bakışlar ve süzülen yaşın adı da sen. Titreyen ellerimle çok zor tutmayı başardığım telefonda sadece diyebildiğim; "evet evet gel… Üsküdar’dayım gel....... gel sevgilim gel…"


Z/S

15 Ocak 2008 Salı

SOBELENMİŞİM OY OY ..AYLİN DOKUNMUŞ...

ben küçükken: pek fazla hatırladığım birşey yok ama anlatılanlar kulaklarımızda yer etmiş sanırım...
çok akıllı bir çocuk, hareketli ama yapma deyince söz dinleyen...ailenin ilk ve tek kız torunu olmanın verdiği şımarılık da cabası...ve bir sabah babamın "bakın kiraz çıkmış ağaçta " " hadi toplayalım " diye bahçeye çıkardığı ve topladığımızı ancak yıllar sonra o ağacın leylak ağacı olduğunu ve bize süprız yapmak için tek tek dallara kirazları yerleştirdiğini öğrenmiştim...5 yaşında falanım bu arada...


aslında ben :Hayatı hep mücadele ile geçmiş, kendinden çok etrafındakileri düşünmüş, tuttuğunu koparan, kitabında imkansız diye bir şey yazmayan, yürekli, çılgın, aşka aşık, aklına eseni yapan, olmayacak şeyleri olduran, gezmeyi, yemeyi, içmeyi, alışverişi seven, her türlü ilginçliğe bayılan, sinirlenince gözü hiç bir şeyi görmeyen, pratik çözümler üretebilen,mutfakta değişik şeyleri denemeyi seven, hesap kitap işinden anlayan, başın sıkıştığında ilk olarak koşabileceğin, iyi bir dost, arkadaş ve yüreği bitmek tükenmek bilmeyen sevgi dolu

ilk kopyam: inanın hatırlamıyorum, çektin mi derseniz .heheee çekmem mi delisiniz...

en saçma huyum: off çok zor bir soru geçelim mi

bence cep telefonu: işim

aşk bence : herşey, yaşamın anlamı, olmazsa olmazım...birçok aşk var yüreğimde...Allah, motor, gitar, edebiyat vs.

sevdiğim bloglar: yeni yeni keşfediyorum daha sonra söyleyeyim...

ben kimi sobelesem ki? bulhazı sobeledim...

31 Aralık 2007 Pazartesi



2008 HEPİMİZE


SAĞLIKLI


HUZURLU


SEVGİ DOLU


BOL KAZANÇLI


EĞLENCELİ


BİR YIL OLMASINI DİLİYORUM


MUTLU YILLAR


İPEK ECEM



ÇOK GÜZEL BİR ZAMAN DİLİMİNE HOŞGELDİNİZ

23 Aralık 2007 Pazar

Soğumaya yüz tutan eller





Saatin acı sesiyle fırladı yatağından. Son üç gündür hayatı allak bullak olmuştu. Kapının yanına geldiğinde dün geceki telefon konuşmasını hatırladı. Kötü bir gece geçirmişti.


Çektiği vicdan azabını biraz unutturur umuduyla çalışma odasını toplamaya karar verdi. Ortalıktaki sayfaları çekmecedeki kalabalığın en üstüne koydu. Masasındaki defteri düzenledi, gelen ve yollanacak fakslarını, müsveddelerini renklerine göre sıraladı, müşterilere ait olanları ayırdı. Şimdi sıra ılık bir suyun altında kendinden geçeceği dakikalara gelmişti.

Eski küçücük ve rahatsız bir banyoları vardı. Öyle ki banyoda çamaşır makinesi için yer bile kalmamıştı. Eski tarzda ayaklı banyo küveti koca bir lahiti andırıyordu. Sütunun üzerinde bir lavabo vardı. Musluklardan ya çok sıcak ya da soğuk su akardı.

Sıcak suyu açtı. Su ısınana değin telaşla ortalığı toplamaya çalışırken, kapının acı acı çaldığını duydu. Kısık sesle “ sabret biraz “ diye bağırdı. Bir yandan telefonun sesini de duyuyordu. Kapı tekrar çalındı “telefon sana “ dedi kızı. Kapıyı aralayarak telsiz telefonu uzattı. Sabahın bu saatinde kim arardı ki? Hiç şüphesiz annesiydi. Birkaç gün ihmal etse meraklanırdı annesi. “Alo” dedi. Arayan en yakın arkadaşı Pınar’dı. Hemen hemen her gün sektirmeden konuşurlardı. Pınar’ın burnunu çektiğini işitti. Ağlıyor olabilir miydi?

“ Ne oldu” diye fısıldadı Ayşegül. Hızla atan kalbinin hızıyla yarışarak “vazgeçtim sormuyorum lütfen söyleme” dedi sonra. Pınar mutlaka kanser olduğunu söyleyip Ayşegül’ün yüreğine indirecekti. Fakat sabırsızlık duygusu kanına karışmaya başladı.

O esnada Ayşegül’ün “söyleme “ dediğini duymazdan gelen Pınar “hâla şoktayım” diye söze başladı. “Annem spor hocasıyla evlenecekmiş. Aklın alıyor mu adam 38 annem 64 yaşında.”

“Neee?” Ayşegül hayretler içinde kalmıştı. O anda Pınar’ın annesini uzun kuyruğu yerlerde sürünen beyaz gelinliğiyle, nikah törenine giderken hayal etti.

Pınar üzülmüş müydü?

Kafası öyle dağınıktı ki birden daldığını hissetti. Duruma uygun bir şeyler söylemeliydi. Ne diyebilirdi ki? İki sene kadar önce kendi annesinin de böyle bir arkadaşlığı olmuştu. Hiç olmazsa annesinin evlenip, bu evliliğin onu biraz olsun meşgul edeceğini ummuştu. Kaderin bir cilvesi, adam düğünden önce beyin kanaması geçirmiş, ölmüştü. Babası da o daha bir yaşındayken trafik kazasında ölmüştü. Toparlamaya çalıştı düşüncelerini.

“ Pınar, bu çok önemli bir konu, seni müsait olunca arasam. Şimdi acil çıkmam lazım, istersen yanına uğrayayım öğleden sonra, olur mu ?“ dedi.

“Peki Ayşegül” dedi ve kapadı Pınar telefonu. Sesi buruktu, mutlaka yanında olması lazımdı arkadaşının fakat başlarındaki olaydan daha Pınar’ın bile haberi yoktu. Henüz kimse bilmiyordu ki. Kendisi bile kabullenemiyordu, bir kabus gibiydi.

Kelimelerden yararlanırken sanırsa derinlere inememişti. Neyse ki “yanına gelirim” diyebilmişti. Oysaki bir dolu işi vardı. İçindeki acı da cabası. Her şey üst üste gelmişti.

Ani gelen hastalık haberi allak bullak etmişti. Nasıl olurdu eşi kanser olsun, nasıl anlatacaktı şimdi. Ne zaman bu kadar ilerlemişti, hiç belirti göstermeden. Aklına kızlar geldikçe daha da fena oluyordu, kalbi sıkışıyordu. Derin bir nefes aldı şimdi işlerini bitirmeli ve akşam üstü doktor randevusuna yetişmeliydi.

Saat dördü geçmişti doktordan çıktığında. Aslında Pınar’a gitmesi gerekiyordu fakat içindeki ses onu dinlemiyordu.

Şimdi sokaklara taşma zamanı, şimdi sessizce bağırma zamanı, hıçkırıklara boğulma zamanı … Allah’ın takdiri elbet isyan yok ama çaresizlik yüreğine bir halka geçirilmiş gibi acıtıyordu. Kaybetmek istemiyordu kocasını, doyamadığı gülüşlerini. “Nasıl rızam olur benden zamansız gitmelerine.”dedi birden ağzından çıkıverdi yolun ortasında. Etrafına bakındı herkes kendi halindeydi. Gözlerinden yaşlar akıyordu.

Dünyanın bitmeyen telaşesinde nasıl gözümden kaçtı bu hastalığı. Kıymetini bilebildim mi acaba? diye düşündü. Oysaki zaman zaman ağrıları olduğunda kocasına ” acı patlıcanı kırağı çalmaz ” derdi gülüşürlerdi. Ah keşke o anda alıp götürseydi doktora. Bir yandan bunları düşünürken “Of keşke demek yok” dedi kendi kedine.

Yanından araçlar geçiyordu ve yürümeyi tercih etmişti. Sokaklar sanki onu anlıyordu, sanki eve vardığında her şey eskisi gibi olacaktı. Derinlerinde bir ses “hayal hayal hayal” diyordu. Ne demişti doktor “her an her şeye hazırlıklı olun.” Ne demek ti şimdi bu. Caddelerde yürürken kulağında uğultular yükseldi. Sesler duyuyordu “her şey için çok geç” diye. Başı çatlamıştı, dışarıdaki gürültüyü duymuyordu bile, hiç bir ses onu rahatsız etmiyordu beyninin içindekiler kadar.

Kaç zaman sonra evinin yakınlarındaki park da buldu kendini. Bir bankda oturuyordu. Sol omzu çökmüş başı sağa düşmüştü. Rüzgârın uğultusu, sarı yaprakların altına saklanmış sonbaharı hissettiriyordu. Derin bir nefes alıp kalktı. Artık eve gidip eşinin yanında daha çok zaman geçirmeliydi. Yüzünü sildi, saçlarını düzeltti, banka oturduğunda kirlenen yağmurluğunun arkasını eliyle çırptı. Yağmur çiseliyordu.

Eve yaklaştığında kalbi hızla atmaya başlamıştı. Yoldan geçen ambulansın sessiz ışıkları birden kendisine gelmesine sebep oldu. Koşmak istiyordu, ayakları engelliyordu sanki, bağırmak için ağzını açtı sesi çıkmıyordu…

Ambulansa yaklaştı, duran aracın açık arka kapısından sedyeyi gördü üç kişinin arasında, önce ayaklarını sonra başını gördü. Birden dizlerinin bağı kesildi. Gördükleri ömrünün sonuna kadar aklından çıkmayacaktı. Böyle bir manzara tam da moralinin çökmüş olduğu şu dakikalarda mahvetmişti Ayşegül’ü.

Adımlarını sıklaştırdı eve doğru. İçeri girdiğinde eşine seslendi. “Bedri, Bedri” …Odalarda aramaya başladı ama hiçbir yerde yoktu. Son olarak çatı katında ki anılarla dolu sandık odası aklına geldi. Koşar adımlarla tırmandı bir yandan üstündekileri soyunuyordu. Kapı aralıktı ve sırtını gördü kocasının. Yanına gittiğinde “sevgilim “ diye seslendi. Cevap vermedi Bedri.

Hemen nabzına baktı soğukkanlılığını koruyarak, hissedemedi, elleri titriyordu. Merdivenlerden nasıl indiğini ve acili aradığını daha sonradan bile hatırlayamadı. Ambulans ve yardım ekibi sanki kapıda bekliyormuş gibi hızlıca gelmişlerdi. Oysa ki haberlerden ve çevresinden duyduğu olay yerine çok geç gelindiği ve erken müdahale şansını yitirdikleri idi. Elinde çantası ile doktor geldiğinde konuşamadı ve yukarı eliyle gösterdi. Ve arkasından kendide tırmandı yine aynı merdivenleri.

Erkek doktor ve hemşire gerekli müdahaleyi yapmışlardı ama yapılacak bir şey kalmadığını üzgün bir ifade ile söylemeye çalıştılar. Ne demek ti şimdi yapılacak bir şey yok. Ölmüş müydü eşi … Bitmiş miydi her şey, oysa ki daha saatler önce bu hastalığı nasıl söyleyeceğim diye düşünüyordu. Artık hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Onu ve kızlarını bırakıp gitmişti…Tedaviye geç kalınmıştı. Hayata geç kalınmıştı…

Soğumaya başlayan ve yanlara sarkan ellerinin arasında kızlarının doğum fotoğrafı vardı ve sıkı sıkıya tutuyordu adam, yüzünde masum bir gülümse ile…

Z/S

19 Aralık 2007 Çarşamba

POSTA VAGONU


Yine bir trene bindim bu gece. Size getirecek diye. Gönlümün yitirmesine müsade etmeden beslediğim sevgimi ellerimle sunmaya.

Öyle heyecanlıyım ki...

“Aşka gönül vermem aşka inanmam” derken; beni o karşısında hiçbir şeylerin duramadığı kasırga aldı savuruyor. Kim bilir hangi zaman dilimine, hangi istasyona...

Hangi vagondayım şimdi bilir misin?

Aslında çok defa kaçırdığım ve her seferinde yenisini beklemekten vazgeçip dönüp arkamı yürüdüğüm. Arkamı döndüğüm sadece giden tren değil hayallerim, umutlarım, belki yaşanmamış bir aşk yakalarım diye çırpınan yüreğim ama asla yakalayamadığım...

Ve yine de nasıl olduğunu bilmeden kendimi içinde bulduğum o trendeyim.


Dolaştım vagonlarda, biraz üzgün en çok da içim içine sığmayan bir vaziyette.

Posta vagonunda mektupların ses çıkardığını duyar gibiyim, kimisinin heyecandan pembeleştiği, kiminin sıkıntıdan toprak rengi olduğu irili ufaklı, kokulu kokusuz, merhabası ve elvadası bol olan bir dizi gönül fermanları...


Yine tam kaçırdığımı sandığım anda birden kendimi son vagonda bulduğum o gece. Amacım kaçırdığım tüm zamanların, trenlerinin önüne geçmek. Yürümeye koyuluyorum kaçırdığım vagonlara, zamana doğru. Peki o tren nereye doğru gidiyor bilen var mı?


Nereye mi? Yârin olduğu yere.
İnce ince beni işlediği, renklerle süslediği, en güzel tablolara
En güzel şarkıların söylendiği, en güzel dizelerin yazıldığı yıllara.
Yarana tuz bastıgın, kendini unuttuğun, sevdiğini düşünmeden duramadığın.
Beklendiğini ve özlendiğini bildiğin o rüyanın içine.

Kilitli kalmış odaların heybetlileri...
Sessizliğin içinde en seslisi, zamanın yetişemediği...

“Hele siz kapınızı aralık bırakıverin belki gelirim” demiştim ya size.
Şimdi izliyorum kapı aralığından sizi, nasıl da keyifle fırçanızı tuvale dokundurursunuz sanki benmişim gibi, özenerek. En güzel renklerini benim için karıştırırsın, bilirim ki sana özel renkler sadece o gecede çıkar desenlerine.
Nasıl da düzenli takip edersiniz sıra sıra çizgileri ve hani o çıkardığım sesler hep aynıdır da, bir an değişirse telaşlanırsınız ne oluyor diye, yarı yolda bırakmak istemezsiniz. Yarı yolda kalmak istemediğiniz gibi.


Siz, son sesimsiniz bir daha çıkmayacak.
Başımda kavak yelleri estirdiğim,
Beynimde ramazan topu gibi patlayan,
Dönüp arkama bakacak zamanım olmadan kaçırdığım trenim
“neredesiniz gelin gitmeyin” diye haykırdığım.

“Ağlamakmış kavuşmak” bazen

Bazen de,
Başucumdaki yalnızlığım,
İlk şafakla sevdamı koyduğum yastığım,
Kirpiklerimin içinde sakladığım.
Sana kendimi anlatayım derken bu seferde saatleri kaçırdığım...

Biz aşktan daha çok sevmişiz de,
Her gittiğim köşede haykırmışım adınızı
Onca dolaştığım ne dağlarda ne de denizlerde
Yalnızlığımı bırakıp dönememişim
Bir siz içimde sakladığım
Bir siz başka sevdalardan yakalayıp çıkardığım.

Siz benimsiniz, yarınım, bugünüm, her şeyim...
Sizi öpmelere, koklamalara doyamam ki...
Birkaç sevişmeden sonra duyduğum bir tutam utanç,
Biraz da pişmanlık oldunuz zaman zaman.
Yine de en güzel yanımsınız, bitmeyecek sevdam bitmeyecek ...

Muhabbet baldan tatlıdır, dönemem ki sizden kendime...
Bari siz bana geri verin BENİ...


Z/S